Bilim Kurgu Klasikleri romanları kurgu dünyasının sonsuz hayal gücünün en güzel örnekleri. Her şeyi okumam zor. Aslında benim ilgi alanım evren bilim ve kuantum fiziğinin teorileri ikinci olarak da nöropsikoloji. Popüler bilimin bu üç dalına hayramın. Klasikleri de az çok okudum. Bilim kurgu klasikleri gerçekten de içinde felsefe, insanın geleceğine dair öngörülerle dolu olunca daha zevkli oluyor.
Okuduğum bütün bilim kurgu klasiklerini değil de söylediğim gibi bana zihinsel yolculuğumda yoldaşlık edenleri dijital müzeme ekleyeceğim. Hani yaşamınızda güzel anlar vardır ya, bir bardak çay ya da bir fincan kahve alırsınız, çok hafif bir müzik sonra çayı da müziği de unutup romana dalarsınız. Entropi yasalarına dayanamayan çay soğumaya başlar… Okuma bitince tek dağılmayan sistem zihninizdeki yeniliklerdir. Yeni yeni yollar bulduğum çok oldu, bu yollar beynimdeydi. Algılarım, yaşam bakışım, varoluşu değerlendirmem gelişti değişti. Düşüncelerimde hiç bir kavga, bir başkasına bir kızgınlık, öfke yok. Çünkü okumak insana sayısız evrenin, sayısız değişik yaşamın kapısını açıyor.
Neyse, sakin ve sessizce bir akşam vakti bazen masada, bazen uzanıp yatağıma bazen de elimde kitap pencereden gün batımına karşı kitap okumak erinç üstüne erinç demektir. Şimdi bilim kurgu klasikleri için uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.
Tabii ki okuduğum romanlar arasından 10 tanesini aldım. Bunlar hem popüler olmayan hem de sevdiğim bilim kurgu klasikleri. Okudum diğer klasikleri de yazayım. Söylediğim gibi her şeyi okuyamam bun ane zaman ne de yaşam yeter.
Okuduğum Bilim Kurgu Klasikleri (Romanlar)
- Doktor Moreau’nun Adası – H. G. Wells
- Zaman Makinesi – H. G. Wells
- Dünyalar savaşı – H.G. Wells
- Görünmez Adam – H.G. Wells
- Uykudaki Uyanıyor – H.G. Wells
- Körler Ülkesi – H. G. Wells
- Geri Giden Saat – Edward Page Mitchell
- Frankenstein – Mary Shelley
- R.U.R. (Rossum’un Uluslararası Robotları) – Karel Čapek
- Düzülke (Flatland) – Edwin A. Abbott
- Otomatik Portakal – Anthony Burgess
- Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley
- 1984 – George Orwell
- Biz – Yevgeni Zamyatin
- Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
- Maymunlar Gezegeni – Pierre Boulle
- Hayvan Çiftliği – George Orwell
- Ben, Robot – Isaac Asimov
- Sonsuzluğun Sonu – Isaac Asimov
- Adem’den Önce – Jack London
- Ölümcül Yumurtalar – Mihail Bulgakov
- Köpek Kalbi – Mihail Bulgakov
- Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood
- Yer Açın! Yer Açın! – Harry Harrison
- Uzaktan Kumandalı Kız – James Tiptree Jr.
- Dune – Frank Patrick Herbert
- Vakıf – Isaac Asimov
- Ben, Robot – Isaac Asimov
- Doktor Ox’un Deneyi – Jules Gabriel Verne
- Ay’a Yolculuk – Jules Gabriel Verne
- Dünyaya Düşen Adam – Walter Tevis
- Alayıcı Kuş – Walter Tevis
- Çocukluğun Sonu – Arthur C. Clarke
- Kallokain – Karin Boye
- Mevki Uygarlığı – Robert Sheckley
- Kaplan! Kaplan! – Alfred Bester
- Yıkıma Giden Adam – Alfred Bester
- Kızıl Veba – Jack London
👉 Önerim: Kitaplar ve daha fazlası

Görünmez Adam (H.G. Wells)
H.G. Wells, 19. yüzyıl sonlarında bilimsel düşünceyi kurgu birleştiren “Bilim kurgunun Shakespeare’i” olarak da anılan bir yazar. O olmasaydı bilim kurgu belki de daha geç başlardı. “Görünmez Adam”ı (The Invisible Man) 1897 yılında kaleme alıyor. O dönemde bu tür henüz “bilim kurgu” türü çok yeniydi ve ortak bir adı yoktu. “bilimsel romans” bu türün ilk adıdır. Roman görünmezlik teması altında aslında ahlak ve toplum arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Ben romanın bu yönüne odaklanmıştım. İnsan neden ahlaklı olsun ki!
Romanın Özeti ve Konusu
Romanın başkişisi Griffin, görünmezlik üzerine çalışmalar yapan bir bilim insanıdır. Kendisi üzerinde yaptığı deneyler sonucunda görünmezliği başarıyla elde eder. Ancak bu deneyim onu yalnızlığa, paranoyaya ve sonunda şiddete sürükler.
Griffin, vücudunun tamamını görünmez hale getirdikten sonra kimliğini gizlemek için bir kasabadaki motele yerleşir. Başını sargı bezleriyle sarar, takma bir burun kullanır. Ancak görünmezlik ona sadece bir avantaj değil; aynı zamanda büyük bir lanet getirir. Toplumdan dışlanır, korkulan bir figüre dönüşür ve giderek daha saldırgan ve acımasız biri haline gelir.
Griffin görünmez hale geldiğinde, toplumun ahlaki normlarından ve kurallarından sıyrılır. Kimsenin görmediği bir bireyin ne kadar ileri gidebileceği çok iyi anlatılıyor. Görünmezsem kimse beni görmüyorsa “etik” davranmaya gerek de kalmaz. Aslında ahlak konusunu dışında insnaların Griffin’i görmedikleri için onu dışlamaları onladan korkmaları da ter etki yapar. İnsanlar onu tehdit olarak görür. Tıpkı günümüzde kendimizden olmayanı, bize benzemeyeni tehdit olarak gördüğümüz gibi… Görünmezlik hem fiziki hem psikolojik şiddete dönerken Griffin iyice zıvanadan çıkar.
İnsanlar başkaları tarafından görüldükleri için mi iyilik yapar, yoksa gerçekten iyi oldukları için mi? Bir insan görünmez olursa yine de doğru olanı yapar mı? Felsenin en derin sorularını H.G. Wells, bilim kurgu romanın içinde saklı bir biçimde sunuyor ya çok zekice ve muhteşem. Gerçi bazen romandan sıkıldığım anlar da olmadı değil ama ahlak, toplum, görünmezlik üzerinden yapılan kişisel ve toplumsal eleştiriler çok iyiydi.
Lidyalı çoban Gyges aklıma geldi Platon’un Devlet yapıtında geçer ya. Çoban Gynes, sihirli yüzük bulup görünmez olur. Bütün ahlakları, erdemi bir kenara bırakıp kralı bile alt eder. Platon, ahlak tartışmasını bu öykü üzerinden yapıyor.
Kant ve Ahlak
Immanuel Kant’ın etik anlayışı, eylemlerin sonuçlarına değil, arkasındaki niyete ve ödeve dayanan “kategorik imperatif” (koşulsuz buyruk) ilkesini temel alıyor. Buna göre bir eylem, ancak herkes için evrensel bir yasa haline gelmesi istenebiliyorsa ahlakidir. Kant’a göre gerçek erdem, kimse görmediğinde bile evrensel ahlak yasasına uymaktır. Bu örneğin aynını roman karakterimiz Dr. Griffin için de uygulayabiliriz.
Ahlak aslında sonradan edinilen ya da inançla gelen bir durum değildir. Griffin görünmezlikle toplumun baskısından kurtulduğu an ahlaki davranma zorunluluğundan da kurtulmuştur.
Griffin’in hikâyesi, bize bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: İnsanı insan yapan şey, başkalarının onu görmesinden çok, onun kendi iç sesidir. Görünmeyen bir birey, sınırların ötesine geçebilir ama bu onu özgür değil, sadece yönsüz kılar. Romanı bu çıkarımları yaparak okudum. İyiki de okumuşum dediğim romanlardan. Ahlak ya da etik felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin en çetin konularından. Ahlak ya da etik bir ödev, bir insanlık onuru benim için. Nedeni, çıkarı olmaz. Ya vardır ya da yoktur.

Dünyaya Düşen Adam (Walter Tevis)
Yabancılaşma, İnanç ve İnsanlığın Çöküşü
Dünyaya Düşen Adam Walter Tevis Özeti İncelemesi. Walter Tevis kitabıdır. Bilim kurgu klasikleri arasında önemli bir yere sahiptir bu kesin. 1976 yılında beyazperde uyarlaması ilk defa yapıldı. Kitabın kapağında da filmden esinlenerek T.J Newton’ın yani Dawid Bowie’un illustrastonu var. Uzun süredir sırada bekleyen bir kitaptı. Popüler bilim merakım, bu kategorinin haricinde bir şeyler okumama engel oluyor.
Dünyaya Düşen Adam Walter Tevis Özeti İncelemesi
Thomas Jerome Newton adıyla şehir şehir gezip eski altın saat satan humanoid Anthea gezegenin son varlıklarındandır. Anthea’da yaşayanlar gezegeni kötü kullanmış, bütün doğal kaynaklarını bitirmişler, savaşlar kıtlık sonucunda sadece 300 kişi kalmıştır. Uzay aracı ile dünyaya inen uzaylı Newton, gezegeninde bütün eğitimi almıştır.
İnce, uzun boylu ve kırılgan bir vücudu vardır. İndiği tarlada gemisi parçalanır ve sadece geminin gövdesi kalır. Geminin gövdesini taşımayı aklından geçirmez ama bu ileride onun için sorun olacaktır.
Oliver Farnsworth adındaki patent şirketi sahibi bir avukata giderek projelerinden bahseder. Önce dünyada eşi benzeri olmayan bir şipşak fotoğraf makinesi icat eder. Bütün icatlarından sonra ülkenin sayılı sanayiciler arasına girer. Fakat Nathan Bryce adındaki bir kimyager bu icatların ardındaki insanın bir uzaylı olduğuna karar verir.
Peşine düşer. Newton, kazandığı para ile bir uzay gemisi yapmak isterken FBI ve CIA de peşindedir. Sonunda onu yakalayıp çeşitli testlerden geçirirler. Uzaylı teknolojileri ile ilgili bilgileri değil onun vücudunu da testten deneylerden geçirirler.
Dünyaya Düşen Adam Konusu ve Ana Teması
Edebiyat tarihçilerine göre kırılgan, alkol bağımlısı Newton, yazarın kendisidir. Biliyorum çok iyi bir özet çıkarmadım. Özetten çok kendi gezegeninin mahvolması sonucu dünyaya inen bir uzaylı bize tavsiyeler vermesine odaklanmak istedim. Gezegenimizin kütle çekimine dayanamayan, kedi gözlü, ince kemikli, kulak memesi olmayan bu varlık insan kılığına girmekle kalmaz adeta insanlaşır. Onlar da gezegenlerini bizim gibi hor kullanmışlar ve sonunda gezegenleri yaşanacak bir yer olmaktan çıkmıştır.
Soğuk savaş dönemi nükûller yarışı, emperyalist güçlerin dünyayı sömürmesi. İnsan yaşamının değersiz olması, çevre kirliliği günümüzün de sorunları. Kitabın yazıldığı 1963 yılından günümüze ne değişti ki! Hiç bir şey değişmedi. Bizi uyarmaya gelen bir uzaylı Newton yani Dünyaya Gelen Adam da yoktur. Günümüzde dünyanın sayılı ülkeleri huzur ve mutluluk içinde kendilerini yöneten dürüst yöneticilerle yurttaşlarına mutlu bir yaşam veriyor.
Romanın ana teması insan var oldukça geçerliliğini korumaya devam edecektir. Her ne kadar transhümanizm, biyohacking, yapay zeka, bilinç kopyalama, kendini değiştiren ve sürekli bilincini aktaran geleceğin insan türünü hayal etsek de henüz insani sorunlarımızı çözemedik. Din savaşları, siyasi kavgalar, mezhep kavgaları, cinsiyet, cinsel yönelim tartışmaları içinde hayal gücümüz hâlâ Orta Çağ’da. Newton, mitolojideki İkarus gibi yanmış, düşmüştür. Bizim düşüşümüzde yakın mı? Nükleer savaşı uzaylı teknolojileri, humanoid robotlar, uzaylılar bilim kurgu romanlarının vazgeçilmez konuları arasındadır.
Newton’dan Kısa Bir Alıntı (Dünyaya Düşen Adam)
🍭”Zamanında müdahale edebilirsek kendi kendinizi yok etmenizi önleyebiliriz belki.”
“Bizim de savaşlarımız oldu, sizinkilerden çok daha korkunç savaşlar. Onlardan son ra, çok büyük güçlükle sürdürebildik yaşamımızı. Radyoaktif maddelerimizin büyük bir bölümü onlardan ortaya çıktı, yani bombalardan. Bir zamanlar çok güçlü bir ulustuk, çok güçlü fakat bu uzun zaman önceydi. Şimdi, yalnızca hayatta kal maya çabalıyoruz.”
🍭“Gerçeği söyleyeyim size: Böylesine güzel ve verimli bir gezegene neler yaptığınızı görmek büyük üzüntü veriyor bize. Biz kendi dünyamızı yok edeli çok oldu fakat onun çok az doğal zenginliği vardı sizinkine göre.”
🍭”Ne yapmakta olduğunuzun farkında mısınız? Yalnızca uygarlığınızı yıkıp insanların birçoğunu öldürmekle kalmayacaksınız, aynı anda ırmaklarınızdaki balıkları, sincapları, kuşları, suyu, toprağın kendisini zehirleyeceksiniz. Zaman zaman, bir müzede başı boş bırakılmış, tabloları yırtan ve heykelleri çekiçlerle parçalayan maymunlar gibi görünüyorsunuz gözümüze.”

Alayıcı Kuş (Walter Tevis)
İnsansız bir gelecekte insan olmayı hatırlamaya çalışanların hikâyesi.
Alayıcı Kuş (Mockingbird) Walter Tevis Kitap Özeti İncelemesi. Geleceğin dünyası nasıl bir yer olacak? Robot insan, siborg ya da insanımsı robotlar gelecekte dünyaya hükmeden canlılar mı olacak? Geleceğin insanı yapay zeka ve bilinçli robotlara yenik mi düşedek? Soru üstüne soru değil mi? Bilim kurgu klasikleri ile başlayan bu hayal yolculuğu biliyoruz ki günün birinde gerçek olacak.
Distopya romanları arasında geleceğin insanı ve geleceğin dünyası anlatılırken, robotlardan, artık insana hizmet etmeyen başına buyruk yapay zekadan bahsedenleri çoğunlukta. Bilim kurgu her zaman bilimsel gelişmeleri en iyi şekilde kullanıyor. Alaycı Kuş da Amerikan edebiyatı içindeki harika bilim kurgulardan biridir. Yazarın Dünyaya Düşen Adam, Vezir Gambiti gibi çok ünlü romanları da çoktan beyazperdeye uyarlandı bile. Şimdi kitabın özeti ve incelemesi gelsin değil mi?
Alayıcı Kuş (Mockingbird) Walter Tevis Kitap Özeti İncelemesi
Kitabın kısa bir özetini çıkaracağım. Robert Spofforth 9. nesil yapay zekaya sahip insansı robotlar sınıfındadır. Bilinçli robotlar olarak adlandırlan bu seri kendini yüzlerce yıl önce örnekleyen mühendisin bey,in örüntüsü ve nöron yapısına göre üreitlmiştir. Mühendisin bgüyün bilinci manyetik bantlara kaydedilmiş, anıları ve gereksiz ayrıntılar çıkarılmıştır.
Örüntülenen beyin ve nöral ağ grupları emüle edilip siborg ya da robot insan denilen 9. nesil robotlara nakledilmiştir. Bu seri devlet yönetimine verilmiştir. Dekan Spofforth, ara bir eski dünyadan klama Empire State binasaının tepesine çıkıp aşağı atlamayı düşünür.
Bu sırada okuma, yazma ve her türlü insani duygu, evlenmek, çocuk sahibi olmak birlikte yaşayarak seks yapmak yasaktır. Her yerde robotlar vardır. Robotlar ne derse o olur. İnsnalar uyuşturucu ilaçlar içerek mutlu olurlar. Okumayı kimsenin bilmediği bir ortamda üniversite profesörü ve kütüphane görevlisi Bentley okumayı ve yazmayı öğrenir. Bentley, depoda bulduğu eski dünyaya ait video kasetlerinden ve kitaplardan okumayı öğrenir. Dünyada okumayı bilen tek insan olabilir. Bentley kurallara uymaz, ilaçları içmez ve hayvanat bahçesinde tanıştığı Mary Lou ile birlikte yaşayı, ona okuma y azma öğretip onunla seks yapar.
Robert Spofforth, yasak işleir yaptığı için Bentley’yi robotların yargıçlık ettiği mahkemede uzun süre hapse mahkum ettirir. Sevgilisi ile de kendisi yaşar. Hapisaneden kaçan Bentley, yolda dünyanın geri kalanından az çok izole edilmiş Hristiyanlık denilen antik bir inanışa inanan insnalara rastlar. İncil okumayı bildiği bildiği için bu kutsal sayılan yerde kalıp onlar akutsal kitap okur. İnsnaların doğuramadığı ve sayılarının azaldığı bir dünya tek mutlulukları içtikleri haplardan gelir. Roman 2467 yılında 9. nesil robot Spofforth’un intiharı ile biter. Marie Lou’nun hamileliği ise insanlığın yeniden çoğalması için bir umuttur.
Alaycı Kuş Konusu, Ana Teması Nedir?
Geleceğin dünyası, yapay zekanın ve bilinçli robotların hakim olduğu bir dünya mı olacak? Robert Spofforth, yaşamayı sevmeyen bir robottur. İnsanlar va roldukça insanlara hizmet için var olması gerekecektir. Bunun olmaması için kendi emrettiği ve ürettrdiği doğum kontrol hapları ile insnalığın doğurganlığını bitirmiştir. İnsnalık yok olunca o da intihar edebilecektir. Yine kötü niyetli bir robot kendi çıkarları için insnalığı yok eder.
Tek doğurgan kadın ise hiç bir zorunlu hap ve uyuşturucuyu içeyen Marie Lou’dur. İnsnalar mutsuzdur. Mutluluk hapları bile insnaları mutlu yapamaz. Kendilerini yuakarak intihar dederler. Beyin ve bilinç kopyalanması, insansı robotlar, bilinçli robotlar Alaycı Kuş romanında fazlasıyla anlatılıyor. Günmüzde gelecekte insana benzeyen robotlardan yapay zekadan bahsediyoruz. Bilinçlerimizi bir makineye hatta yazılıma aktarıp sonsuza dek var olabileceğimize dair teoriler üzerinde çalışılıyor.
Gelecek büyük ihtimalle insan biyoloji ile slikon ciplerin birleşimi ile yaratılacak yeni bir insan türüni getirecek. Transhümanizm, insna beyninin tersine mühendislik çalışmaları teknolojik tekillik ve insanın kendi biyolojisini aşıp evrensel bir varlık olması Homo Sapiens’in gelecekteki varlığı hakkındaki arzuladıları arasında. Alaycı Kuş ayrıca çok sağlam din, inanç, ahlak leştirilerini de içinde barındııryor. Zalim robotlar, insana zorla verilen mutluluk hapları ile dinlerin insana mecbur kıldığı zorunluluklar kıyaslanıyor.
Alaycı Kuş Kısa Alıntılar
🍭”Yargıç: okumak adında bir kamu suçu var mı? Ayrıca ilk suçu öğretmek farklı bir suç mu? Ses nihayet konuştu: okumak, fikirlerin ve hislerin gizli saklı yöntemlerle zımni ve kapsamlı bir şekilde paylaşılmasıdır. Büyük bir mahremiyet işgalinin olması yanı sıra üçüncü dördüncü beşinci çağlar anayasalarının doğrudan bir ihlalidir. Okumanın öğretilmesi de mahremiyete ve kişiliğe karşı ona denk bir suçtur.”
🍭”Kitaplarımdan birinde bazı insanların eskiden okyanusa bir tanrı olarak yaptıkları yazıyor. Bunu olayca anlayabiliyorum. Fakat Baliinler buna asla akıl erdiremezler. Böyle bir fikre kafirlik der geçerler. Onların yaptıkları tanrı tıpkı bir bilgisayarlar gibi zalimce bir ahlaka sahip soyut bir varlık. Ayrıca İsa adındaki ikna edici gizemli hahamı bir tür ahlak saptayıcısına çevirmiş durumdalar. Bunlardan hiç biri bana göre değil. Eyüp kitabının Yehovası da… Sanırım daha şimdiden okyanusa yapıyor olabilirim.”

Çocukluğun Sonu (Arthur C. Clarke)
Childhood’s End – Yüksek teknolojiye sahip uzaylıların barışçıl istilasıyla insanlığın evrimsel sonu ve yeni bir başlangıç.
Arthur C. Clarke tarafından 1953 yılında kaleme alınan “Çocukluğun Sonu”, insanlık ve uzaylı temalarını işleyen, türünün öncüsü sayılabilecek bir bilim kurgu romanıdır. Hem distopik hem de ütopik anlatımlar içeren bu yapıt, bilim kurgu yazarları üzerinde kalıcı etkiler bırakmaya devam etmektedir.
İngilizce özgün adı Childhood’s End olan roman bana çok kasavetli geldi. İnsan olarak neye evrileceğiz? Evrimin basamaklarından bir sonraki türe mi dönüşeceğiz? Romanın anlatımı, kurgusu ve evreni bana çok etkili geldi. Yaşamımız, medeniyetimiz, ülkeler, toplumlar bazen boş bir kalabalık gibi gelmiyor değil. Çünkü bir değer yaratamıyoruz. Roman bilim kurgu ama distopya ve fantezi teması da var. bana göre bu roman tam bir distopya
Romanın Konusu, Özeti, Anlatmak İstediği
Hikâye, insanlık tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek şekilde, Overlord (Hükümdar) adı verilen dünya dışı bir türün Dünya’ya gelişiyle başlıyor. Bu geliş, insan uygarlığına bilimsel ve teknolojik açıdan büyük katkılar sağlarken, aynı zamanda insanlığın özgürlüğünden ödün vermesine de neden oluyor. Hükümdarlar her anlamda insanı ve varoluşunu değiştiriyor. İnsan değişik bir bilinç durumuna geçiyor. Bu iyi mi kötü mü pek bilinmiyor. Aslında Hükümdar her ne kadar barışçıl olsa da onun hükmüne karşı gelmek de olanaksız.
Dünya insanı ile iletişim Karellen adındaki gözetmen aracılığıyla sağlanıyor. Karellen, ilk aşamada Birleşmiş Milletler Genel SekreteriStormgren ile bağlantı kurar. Stormgren, Karellen’in barışçıl amaçlarını destekleyerek onunla iş birliği içinde çalışır. Hükümdarların yönlendirmesiyle savaşlar sona erdirilir, nükleer silahlar ortadan kaldırılır ve suçlar henüz işlenmeden engellenir. Fakat Karellen’in gerçek niyetleri Stormgren için daima bir sır olarak kalacaktır.
Zamanla kuşaklar değişir ve Hükümdarlar nihayet yüzlerini insanlığa gösterir. Bu aşamadan sonra, insanların teknolojik gelişimi bilinçli olarak sınırlandırılır; çünkü onların yıldızlara ulaşmaları istenmemektedir. Gerçekte hedeflenen, insanın evriminin bir sonraki aşamasına geçmesidir. Artık biyolojik varlıklar değil, zihin temelli varlıklar olarak yaşamlarını sürdürecekler. Hükümdarların da bağlı olduğu daha üstün bir kolektif bilinç olan Zihindar, tüm bu süreci yönlendiren kozmik akıldır.
İnsanlık nihayet “çocukluk” evresini tamamlamış ve yerini farklı bir bilinç biçimine bırakmıştır. Artık klasik insan türü kalmamıştır; son kalan birey olan Jan, yok olan Güneş Sistemi’nin içinde kaybolur. Onunla birlikte Homo sapiens türü de tarih sahnesinden silinir.
Felsefi yorumum
Romanı bitirdikten sonra da okurken de insanın geleceği ve evrendeki yeri aklıma geldi. İnsan transhümanizm ile değişim geçirip, posthümanizm ve teknolojik tekillikle belki de günün birinde gerçekten de “çocukluğun sonu”na gelecek. İnsanın teknolojik evrimi benim en merak ettiğim konulardan biri. 1953 yılında böyle bir romanın yazılması insan beyninin ve hayal gücünün yaratıcı yönünü gösteriyor.
Bir gün tüm dini, kültürel ve toplumsal yapıları geride bırakıp, gerçekten evrendeki yerimizi kavrayabilecek miyiz? Bilinç, maddeyi aşıp yeni bir varoluş biçimine dönüşebilir mi? İnsanlar yıldızlara açılmaya çalışıyor ama kozmik bir bilince erişmeden; savaşı ve nefreti bırakmadan bunu başaramayacak. Evrende bir varlık hiyerarşisi şimdilik bana fantezi olarak geliyor. Evrensel bir üst varlık olan Zihindar burada tanrı rolünde. Zihindar, insan ırkını adeta bir gösteri bir kullanıyor. Önce var edip geliştirip sonra kozmik hiyerarşi içinde insanı yok ediyor. Belki de Zihindar kötü niyetlidir. Dünyada kalan son insan Jan her şeye tanık ediyor. Üstün varlık, üstün olduğunu ispatlamak için insan ırkını yok ediyor ya da tatmin olmak için. Ya da insan Zihindar’ın benliğinde yok oldu. Büyüdü ve asıl varlığı ile birleşti.
Varoluşun amacı nedir? Diye kendime her zaman sormuşumdur. Bu romanda bu soruyu tekrarlatıyor. Heidegger‘in söylediği gibi varlık daima oluş halinde” midir. “İnsan, aşılması gereken bir şeydir.” der Friedrich Nietzsche. Çocukluğun Sonu da insan için yeni bir var oluş muydu yoksa gerçekten insan Zihindar’ın varlığında eriyip gitmiş midir? Teilhard de Chardin evrim felsefesindeki gibi insan evrimine biyolojik olarak başlayıp, saf bilinç olarak devam mı edecektir? Benim favorim insanın biyolojik varlığını aşacağı yönünde.

Kallokain (Karin Boye)
Bir Distopyanın Kimyasal İtirafı: Bireyin Susturulduğu Bir Devlette Gerçeği Söylemeye Zorlanmak
Distopya klasikleri denilince aklımıza hep 1984, Cesur Yeni Dünya geliyor bir de Fahrenheit 451 ile Biz var. Kallokain de düşünce suçundan bahsediyor. İnsanların düşüncelerinin, yaşam biçimlerinin, inançlarının bir şekilde bastırıldığı dünya aslında çok da uzaklarda değil. Günümüzde pek çok ülke ya da baskıcı dini topluluklar çoktan insanlığa 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Damızlık Kızın Öyküsü gibi bir dünyayı dayatıyor.
Roman, insanın korku, ihanet ve vicdan arasında sıkıştığı bir dünyada geçiyor. “Kallocain” adlı bir ilaç, insanların düşüncelerini açığa çıkararak onları en gizli duygularına kadar ifşa ediyor. Roman insanın kendi içsel mahremiyetinin bile devlete ait olduğu bir geleceği anlatıyor. Kallokain George Orwell’ın 1984’üne öncülük eden bir roman. İnsanın içsel mahremiyetinin bile birilerinin tekelinde olmasını günümüzde politik gücü elinde tutanlar arzuluyor. Güç ger zaman bir başkasını yok etmek için kullanılıyor.
Romanı özeti ve konusu ve incelemesi
Dünya büyük bir savaş sonrası Dünyadevlet adında topraklar birleşmiştir. Sonorlarda ve yaşam alanı olmayan çöllerde ise yaşamak oldukça zordur. Dünyadevlette her çocuk 7 yaşına gelince devletin malı olarak askeri eğitime gider ve bir daha evine dönmez. Burada herkes silah arkadaşısır. Dünyadevlette insnalar sıkı bir denetimden geçirilir. Birçok bakanlık yurttaşları gözetlemek amacı ile kurulmuştur.
Evler polis tarafından hem dinlenir hem de gözetlenir. Kadınlar ise sadece çocuk doğurma makinesi gibidir. Hiç bir değeri yoktur. Kadınlarım amacı devlete erkek çocuk vermektir. Herkes birbirini ihbar eder. İhbar etmek de yurttaşlık görevidir. Dünya devlet Kimya şehri,Ayakkabı şehri gibi illere ayrılmıştır. İşte bu şehirleden biri olan Kimya şehrinde Leo Kall adında bir kimyacı vardır.
Kall, karısı ile sorunlar yaşayan ve kimya laboratuvarında karısının eski sevgilisi olan şefi Edo Rissen ile çeşitli kimyasallar üretirler. Kall, insanların ne düşündüklerini söyleten v eyan etkisi olmayan bir sıvı keşfeder. Kallokain adını verdiği bu sıvıyı damar yolundan şüphelilere verirler. Şüpheli zihnindeki her şeyi söyler. Bir yasa çıkararak bu sıvıyı devlet yönetimindeki çalışanlara verereki devlet hakkında olumsuz düşünneleri ya da hoş düşünceleri olmayanları yargılarlar. Bu sorgular devam ederken. Kall, Dünyadevlet dışında tehlikeri yerlerde yaşayan insnaların olduğu bir deli tarikatinin varlığını öğrenir. Kallokain herkesin yaşamını mahvedecektir.
Distopya Romanlarında “Suç” Karşılaştırması
Düşünce suçu bütün distopya romalnarın asıl konusudur. Düşünceleri dile getirmek, açıklamak suçtur. Genelde 1984’te olduğu bu tema kullanılır. Bu romanda ise düşüncenin kendisi suçtur. Dünyadevlet’in yurttaşları belleklerinin kontrolünü de teslim etmek zorundadır. Düşünceler burada ilaçlarla (Cesur Yeni Dünya) bastırılmaz, insanların Dünyadevlet’in istemediği düşünceleri belleklerinde bulundurmaları kanunen suçtur. Fahrenheit 451 de ise düşünmeye neden olan kitaplar yasaktır. Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi burada da kadınlar sadece doğurmak için kullanılır. Bir gün insan kadınsız çoğalmanın yolunu bulursa kadınlar bile Dünyadevlette olmayacaktır.

Yıkıma Giden Adam (Alfred Bester)
Distopya ve Polisiye Romanı
Yıkıma Giden Adam, Orijinal adı “The Demolished Man” olan bilim kurgu klasiği. Alfred Bester romanı 1952 yılında yayımlanmaya başlıyor. Distopya edebiyatının aslında çok bilindik konularından biri: zihin okumak. Gelecek nasıl bir yer olacak şimdilik bilmiyoruz ama günümüzde yıllar önce yazılmış bu distopya romanlarından farklı değil. Günümüzde, siyasi gücü ele tutanların hele ki bunlar tüm devlet kurumlarını ele geçirdiyse eleştiri yapmak sonsuza dek hapiste yatmak demek. Yine siyasi gücü elinde tutan muhafazakar gruplar bunları da eleştirmezsiniz. Bunun bir ötesi bir üstü zaten zihin okumak başkaları bizim hakkımızda ne düşünüyor bunu öğrenip anında muhaliflerimizi yeryüzünden silmek, işte bu düşünce bize nurtopu gibi bir distopya doğuruyor şimdi romana geçeceğim.
Yıkıma Giden Adam Alfred Bester Roman Konusu ve Özeti
24. Yüzyıldaki distopik dünyada telepat yeteneğine sahip “gözetleyici”ler insanların düşüncelerini sürekli kontrol altında tutar. Üç tür “gözetleyici” bulunur birinci sınıfların sayısı az ama başarıları büyüktür. Yüzlerce yıldır cinayet ve suç işlenmemiştir. İnsanlar bütün eylemleri ile kontrol altındadır. İşlenecek suçları telepeti yeteneğine sahip “gözetleyici”ler görüp polse bildirir. Ayrıca bütün zenginler de amirlerinde telepat çalıştırır.
İşte böyle bir ortamda geceleri “yüzü olmayan adam” rüyaları gören Reich, bunun anlamı ve belleğindeki derin izleri için “esper” denilen uzmanlardan yardım alacaktır. Çok zengin olan ve işlettiği aile şirketinin de bir kehaneti olan cinayeti işlemeye karra verir.
Şirketi ile birleşmediği gibi işleri ve kazançları için tehdit olarak gördü yaşlı ve hasta D’Courtne düyayı yöneten en büyük diğer şirketlerden birinin yöneticisidir. Planladığı yıkıma başlayan Reich, kendinin nedne olduğu bir olay sonucu gözden düşen ve yer altında yaşayan eski bir ikinci sınıf gözetleyiciden artık adı bile bilinmeyen bir tabanca satın alır.
Kısa bir inceleme
Zihin okum teması bilim kurgu edebiyatının ve bilim kurgu sinemasının da en sevdiği temalardan. Bu klasik romanı okurken oldukça keyif aldığımı söylemeliyim. Dünyayı yöneten büyük şirketler, her şeyi elinde tutan bir adam bütün düzeni yıkmak isteyen bir adam… dünyanın şu anki halini anlatıyor. Günümüzde sosyal medya patronları, tekno oligarklar siyasilerle ortaklaşa iş çevirmiyor mu? Aslında sosyal medya teknoloji patronları ve diktatörler için çok iyi bir “gözetleyici” durumuna geldi. Bunun için zihin okuma ve telepatiye gerek yok ki!
Suç işlenmeyen bir dünya her zaman hayalleri süslese de bu kötüye kullanılacak. Zihin okuma ile suçu önceden önlemeden çok, muhalif düşüncedekileri yoketmeye yönelik olacak. Günümüzde öyle değil mi?
Gelecekte dünya nasıl bir yer olacak? Suç işlenmeyen bir dünya ama daha distopik bir toplum, şirketlerin belki de romanda bahsedilmeyen yapay zekanın tutsağı yeni nesil köleler mi olacağız? Şimdiden yapay zeka ve teknolojinin boyunduruğu altına girdik. Romanın yazıldığı döneme baktığımızda telepatlar, suç işlemeyen bir dünya henüz gerçekleşmese de dünyadaki bazı ülkeler en az romandaki kadar distopiktir. Bahsettiğim gibi suç önlemek adına insanların zihnini okumak gerçek olsa eminim ki bu siyasi güç için kullanılır. Sosyal medya, AI halihazırda en gizli sırlarımızı bile öğrendi.
Romanın sonunda Reich fiziksel değil zihinsel olarak “yıkıma” uğratılır. Bu, cezalandırma değil arındırma sürecidir. “Yıkım” insanın kötülüğünden kurtulması için tüm zihinsel katmanlarının sökülüp yeniden inşa edilmesi anlamına geliyor.

Mevki Uygarlığı (Robert Sheckley)
Distopya, toplum düzeni ve insan doğasının karanlık yansımaları üzerine unutulmaz bir bilimkurgu klasiği.
Mevki Uygarlığ (Robert Sheckley) romanı da bilim kurgu – distopya temasında. The Status Civilization orijinal adlı roman Robert Sheckley tarafından 1960 yılında yazılmış ve yayınlanmış. Geleceğin dünyası ve geleceğin insanı, kötülük ve karmaşanın olduğu bir yer değildir. Fakat bu bir sorundur? İnsanların bellekleri adeta yağmalanmış ve istila edilmiştir. Omega adlı kötülük gezegeninde ise dünyadan gelen suçlular bulunur. Fakat bu suçluların suçu, dünyadaki kötülüklerin farkın varmaktır. İnsanların belleklerinin ve yaşamlarının istila edildiğini anlayanlar anında bu gezegene gönderilir. Bir nevi kötülüklerin farkın varıp, asıl suçluyu gördüğünüz an sistem size bir suç istinad edip hapse atıyor. Bu tema günümüzde çok tanıdık geldi bana.
Mevki Uygarlığı Robert Sheckley Konusu, Özeti, İncelemesi
Şunu söylemem gerekir ki romandaki sosyal hierarşi ve hukuk sistemi kurgunu da ötesinde. Dünyanın mevcut durumu romandaki düzenin neredeyse aynı. Barrent’in varoluş mücadelesi çok heyecan verici. İşin ilginci Omega’daki düzen ne kadar bozuksa; Dünya’daki düzen de o kadar bozuktur.
Şimdi kitabın özeti, karakterleri ve incelemesine geçelim. Bilim kurgu edebiyatının en sevdiğim dönemlerinden olan klasik döneme ait kitap konu olarak da insanlığa yazarın mizahi bakışı ile adalet, hukuk sistemimiz, toplumsal düzen, dini inançlar inceden inceye eleştiriliyor. Dünyadaki mevcut yaşam biçimimiz zaten kötülük, çıkar üzerine. Henüz felsefenin peşinden koştuğu mutluluk dolu bir ülke ütopyasını gerçekleştiremeyen insan içindeki iyinin değil de genelde kötülük ğeşinde koşar.
Hukuk, adalet düzenimizin de aslında Omega gezegeninden farksız. Karanlık ve kötülük dini her türlü kötülüğü emrederken, devlet de her türlü haksızlığı, bir diğerine yapılan haksız ve adaletsiliği destekler. Günümüz dünyasında da toplumun kaymağını yiyen üst mevkidekilerdir. Şimdi çok uzatmayalım ve romanın konusuna geçelim.
402 numaralı mahkum Will Barrent cinayet suçlaması ile Omega Gezegeni’ne sürgüne gönderilir. İlk gün adını ve dünyada işlediği suçu öğrenir. Cinayetten hüküm giymiştir. Omega’ya sürülmüş ve burada cezasını çekecektir. Bu gezegende düzen ilginç bir toplumsal hiyerarşi ile varlığını sürdürür. İlk gelen suçlular “piyon” olarak nitelendirilir. En alt basamaktadırlar. Öldürülmeleri serbesttir. İlk gün av günüdür.
Barrent, kurallarını bilmediği bu gezegende en alt tabaka olarak avlanmak ister. Fakat avcı niteliğindeki “hacı” kategorisindeki üst mevkideki vatandaşı öldürerek. Seçkin vatandaş olur. Fakat gezegenin dinine innamak zorundadır. Kara Zuhur adındaki Tanrıya inan bu dinin temelinde kötülük yatar. Öneli olan kötülük yapmaktır. Kötülük dininde mutlak kötünün yanında olan devlete tapmak gerekir. Kötülüğün saf üstünlüğüne ibadet edilen bu dinde, iyilik boş bir iştir.
Kısa sürede bir mertebe daha alıp “seçkin vatandaş” olan Barrent, devletin dizine innamadığı ve zorunlu uyuşturucuları kullanıp madde bağımlısı olmadığı için tekrar av olarak seçilir. Bu sırada bu sapkın hiyerarşi içinde ayrılıkçı bir grupla tanışır. Aslında dünyada bir cinayet işlememiştir.
Dünyaya Kaçış
Barrent, dünyaya kaçacaktır. Fakat bu kaçış ona dünyadaki büyük bir sırrı ve neden insanların Omega’ya sürgün edildiğini gösterecektir. Dünyada insnaların bellekleri, düşünceleri adeta istila edilmiştir. Zihin kontrolü ile insnaları istedikleri yöneten bir sistem vardır. Bunun farkına varan herkes Omega’ya sürgün edilir.

Kaplan! Kaplan! (Alfred Bester)
Yapıt 1956 yılında yazılan Alfred Bester romanı. Bilim kurgu klasiklerini okumayı seviyorum. Hem ilkleri okumak hem de geçmişin gelecek vizyonunu okumak bazen çok hayret verici oluyor. Hayal gücü, bizi biz yapıyor.
Baş karakterin psikolojik gelişimi çok iyi. 25. yüzyılda geçen bu hikâye, insanoğlunun uzayda “jaunte” adı verilen zihinsel bir sıçrama tekniğiyle seyahat edebildiği bir gelecekte başlıyor. Ancak teknolojik ilerleme, insan doğasının karanlık yönlerini değiştirmiyor. İnsan doğası galiba her zaman karanlık yanları ile kalmaya devam edecek.
Gully Foyle romandaki başkişimiz. Uzayda terk edilmesinin ardından yaşadığı dönüşüm, onu bir “hiç kimse”den, tüm sistemlere başkaldıran bir güce dönüştürüyor. Başkaldırı temasını da çok sevdim. Romanda adalet, kimlik ve insan olmanın anlamı üzerine de alt metinler var. Şimdi romanın özet ve incelemesine geçelim. Sevdiğim bir roman nedeni de galiba insanın geleceği ve teknoloji konusunu işlemesi.
Kaplan! Kaplan! Alfred Bester Kitap Konusu ve İncelemesi
Alfred Adler’in 1953 yılında yazdığı Yıkıma Giden Adam (The Demolished Man) romanında telepatlar dünyanın kontrolünü ele geçirmiştir. Kaplan! Kaplan! romanında da telepatlar önemli bir yer tutuyor. Gelecekte teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da insan eski çağlardaki gibidir. Siberpunk, gelişmiş teknoloji, uzayı kolonileştirmiş insanlık ve eski dünyadan daha karmaşık ve savaş dolu bir insanlık romanın karanlık havasını sağlıyor. Nedense dünyanın geleceğini bilim kurgu yazarları hiç de parlan görmüyor.
Romandaki bilim kurgu ögeleri, geleceğin teknolojisi kurgusu bazen çok kısıtlı ve 1950’li yıllardan bir farkı olmasa da roman başkişisinin sinir sisteminin elektronik devreler ile donatılması, kaplan maskesi hoşuma gitti. Bana Bu temalar 50’li yıllara göre oldukça fütüristik geldi. Jauntlamak tam olarak nasıl yapılıyor bu belli olmasa da ileri beyin görüntüleme, zihin okuma ve Güneş Sistemi’nde koloni günümüzde de konuştuğumuz ve hayalini kurduğumuz gelecek vizyonlarımızdan.
Yine karakter gelişimi de harika. İlk başta yalnız ve işe yaramaz bir adam olan Gully Foyle’un içinden bir canavar, pardon, bir kaplan çıkıyor. Bir anda intikamcı birine dönüşüyor. Ama sürekli yanılıyor ve hırsı için her şeyi mahvediyor. Bu da teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin biz insanların ne kadar yıkıcı, hırslı ve kişisel çıkarları için her şeyi yapacak güçte olduğunu gösteriyor. Umarım gelecek bu biçimde bir distopya olmaz.
Tabii kl silah konusu var. İnsanın silaha ve hükmetmeye olan düşkünlüğünü simgeliyor. Silah güç demek olduğundan güç uğruna insanlar gözden çıkarılabiliyor. Uzaya açılmış, ışınlama (Teleport) teknolojisine sahip, biyolojik vücuduna silikon temelli çipleri yerleştiren gelişmiş insanın zihni hala eskilerin savaş ve yıkımından vazgeçmiyor. Demek ki en önemli şey zhinsel değişimdir. Romanı okurken ben bu sonuca da vardım. Biz değişmedikçe teknoloji gelişse ne olacak ki!
Gelecekte insan dünyayı bitirdiği gibi, uzayda hem madencilik hem de kolonicilik yaparak kötülüğünü galaksiye yayıyor. Bu tema neredeyse bütün bilim kurgu romanlarında karşılaşacağımız bir temadır. Yine düşünmeden edemiyorum biz gerçekten de kötü bir tür müyüz? Dünyanın güzelliklerini dönüştürmeyi teknoloji olarak mı görüyoruz?
Kaplan! Kaplan! Özeti
Gully Foyle uzayda Göçebe adlı gemide en alt sınıf işçilerden biridir. Asla işe yaramayan insan grubundandır. Bu sırada Göçebe uzayda saldırıya uğrar. Paramparça olan uzay gemisinde sadece Foyle, sağ olarak kurtulur ve uzayda aylardır, enkaz yığını içindeki uzay gemisinde sıkışıp kalır.
Vargo adında bir gemi ansızın Göçebe’nin yanına gelir ve artık yiyeceği ve havası tükenmek üzere olan Gully Foyle’u da kurtarmaları an meselesidir. Ama Vorga Foyle’u kurtarmadan geri döner. Büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Gully intikam almak için Göçebe’yi yeniden çalıştırır uzayda yol alırken tekrar tutsak alınır. Göçebe asteroit üzerinde yaşayan korsan bir millete denk gelir. Buradan da en az 50 yıllık bir dünyaya ait mekik çalarak dünyaya inmeyi başarır.
Gully gibi kapasitesi kısıtlı oldukça kaba zihinsel olarak en dipteki bir adam bütün bunları başarabilmiştir. Mekikte yüzü paramparça olmuş dünyada hükümet tarafından tutsak alınmış ve yüzüne kaplan dövmesi işlenmiştir. O artık sadece düşünceleri ve tavırları ile değil görünümü ile de bir canavardır.
Dünyada insanlar jauntlama adını verdikleri bir sistemle yüksek hızlarda hareket edebildikleri bir ışınlama teknolojisi kullanırlar. Gulliver Foyle bu teknoloji ile Vorga gemisinin yapıldığı şirkete ve yönetici Presteing’e suikast düzenler. Amacı hem gemiyi hem de kendini kurtarmayan gemi kaptanını yok etmektir.
Bu suikast sonucunda devlet tarafından göz altına alınır. Merkezi Haber Alma servisi onu gözetim altında tutar. Saul Dagenham adındaki yüksek rütbeli ajan, ve avukat Sheffield, Göçebe’de PyrE adında bir gizli madde bulunduğu için Gulliver Foyle’u sorguya çeker. Bu madde nükleer bomba gibi bir etkiye sahiptir. Fakat Göçebe’nin yerine sadece bu yüzsüz ve kapasitesi düşük adam bilmektedir. Foyle’dan gerekli yanıt alınamayınca en kötü psikoloji hapishanelerinden birine gönderilir.
Gouffre Merter yer altında kilometrelerce uzanan tamamen karanlık bir yerdir. Burada mahkumlar karanlıkta hiç bir koordinat alamadığı ve tamamen kör olduklarından jauntlayamazlar. Gulliver Foyle, kaçılması imkansız bu yerden Jisbella McQueen adındaki kadınla kaçarlar. Dagenham, Göçebede ayrıca 20 milyon kredilik maden olduğunu söyler. Foyle öncelikle altının peşinde düşer gemideki 10 kilo PyrE’den haberi bile yoktur.
Hapisten Kaçış ve İntikam
Romanın hepsini özetlemek ve sürprizi kaçırmak istemeyeceğimizden özete ayrıntı vermeden devam edip bir yerden sonra özeti bıkarakacağız. Özeti zaten her yede bulursunuz benim amacım size romanın ruhunu göstermek.
Dr. Harley Baker kliniği yasadışı işlerin yeridir. Burada Sam Quatt adındaki doktor yüz ameliyatı yapar ve vücuduna elektronik ekipman yerleştirilir. Çok kızıp kendinden geçip, öfkelenince tekrar kaplan maskesi belirse de kendine hakim olmayı öğrenir ve sinirlerindeki elektronik teknolojisi ile o artık yenilmezdir.
Hapisten kaçıp, Liz ile uzaya kaçan oradan da Göçebeye gerekerek ganimete konan Foyle, daha önce kendini sorguya çeken tek yönlü telepat Robin Wednesbury ile intikam için yola çıkar. Artık adı Ceresli Fourmyle olarak bilinir.
Maceralarının ve güneş sistemini taramasının sonucu hedefinin Vorga kaptanı Lindsey Joyce olduğunu öğrenir. Skoptsy Kolonisi Mars’ta yaşayan duygusuz ve empatiden yoksun bir tarikattır. Bu adama acı vermek imkansızdır. Bu arada bütün güneş sistemi Foyle’ü aramaktadır. Bu sırada bütün aramaları ve gezegenden gezegene olan uçuşları sonuç verir. Vorga kaptanını ele geçiren Foyle asıl hedefinin kim olduğunu öğrenecek ve PyrE’den haberi olacaktır.
Bundan sonra ne olacaktır? Vorga’nın gerçek sahibi ve emri veren kimdir? Bu yeni silahın farkına varan Foyle nasıl bir intikam planlamaktadır? Diyerek bırakacağım. Spoiler vermek olmaz. Roman insanın uzaya, evrene hakim olma paranoyasını güzel anlatıyor. Teknoloji gelişse de yaşam şartları en düşük seviyede 15. yüzyıl standartındaysa insan gelişmiş sayılmaz. Sberpunk temasını da sevdiğimi söylemeliyim.

Kızıl Veba (Jack London)
Kızıl Veba, Jack London’ın yine insan – doğa çatışmasını anatan uzun öyküsü. Bu defa eski bir profesör kıyamet sonrası dünyasında, torunlarına eski dünyayı anlatıyor. Virüs salgını temasını seviyorsanız bu novella tam size göre. Distopik bir gelecekte 2013 yılında geçen roman her şeyi yıkıp yok eden, insanın elleriyle kurduğu medeniyet, düzenini sona erdiren veba salgınını konu ediyor. Gelecekle ilgili romanlar bilim kurguların neredeyse hepsi karamsar ve insanın yok ettiği güze dünya hakkında. Umarım gelecek distopya romanlarındaki gibi ya da bilim kurgunun yıkıcı öykülerindeki gibi olmaz.
Kızıl Veba Konusu
Eski dünyada, insanların ülkeler kurup birlikte yaşadığı günlerde Profesör olarak görev yapan Howard Smith, torunları Edwin, Hu-Hu, Tavşandudak’a 2073 yılında torunlarına veba salgınının nasıl çıktığını, ilk yıllarını ve medeniyetin nasıl çöktüğünü anlatır.
Kıyamet sonrası temalı romanda dünyada neredeyse hiç insan kakmamıştır. Yaşlı Smith nasıl ayakta kaldığını ve veba’ya yakalanmadığını torunlarına büyük bir heyecanla anlatır. Romanda medeniyetin, insanların kurduğu toplumsal ve ekonomik düzenin eleştirisi de var. işin komik yönü, bu eleştirileri günümüzde de yapıyoruz. Kısacası yerimizde sayıyoruz.
Jack London kıyamet sonrası temalı romanında yüzyıl sonrası için bazı tahminlerde bulunmuştur 2010 yılında dünyada 8 milyar insan yaşıyordu. İngiliz edebiyatı profesörü Smith, henüz 27 yaşındadır. İnsanlığın nasıl yıkıldığını tanık olmuştur. Aslında dünyanın sonu teması denildiği zaman aklımıza modern anlatımlarda genellikle virüs salgını gelir.
Kızıl Veba’nın Edebiyat ve Sinemadaki Benzerleri
12 Maymun buna en iyi örnektir. Yine nükleer felaketler, dış uzaydan gelen uzaylılar ya da asteroidler Don’t Look Up filmin dolduğu gibi dünyanın ve insanlığın sonunu getirir. Silo gibi modern romanlar ve dizi uyarlamaları da bu yoldan ilerler. Hakkını yemeleyelim H.G Wells Dünyalar Savaşı romanı da dünya medeniyetine dış uzaydan gelen tehlike ile ilgili ilklerdendir. Snowpiercer insanlığın eşitlik, sınıf ve doğa dengesini unuttuğu dünyayı anlatır.
Burada ise kızıl veba yani bir virüs salgını dünyanın sonuna getiriyor bu açıdan kullanılan bu virüs teması gerçekten de bilim kurgu dünyası’nda ilklerden denilebilir bu açıdan bu tema çok önemli en azından ben öyle görüyorum. Bu filmlerdeki temalar — bilginin anlamsızlaşması, doğaya yenilgi, insanın yalnızlığı — doğrudan Kızıl Veba’nın mirasıdır. Jack London, insanlığın ilerlemeye körü körüne inandığı bir dönemde, “ilerleme bir yanılsamadır” diyerek yüzyıl sonrasının korkularını öngörmüştür.
Kitabın Özeti
Önceden profesör olan yaşlı adam James Howard Smith, torunlarına kıyamet öncesi dünyasına insanların toplumsal yaşantısına eğitime teknolojiye dair adeta hayal niteliğindeki anılarını anlatır. İnsanın kurmuş olduğu sosyal düzen, teknoloji daha doğrusu medeniyete dair ne varsa hepsi kırılgandır ve insan iki yüzlülüğü dünyanın kaynaklarını israf etmeyi bırakmazsa eninde sonunda kendi kıyametini kendi elleriyle koparacaktır. Başta da söylediğim gibi doğa en sonunda kazanan olmuştur. Sil baştan yeniden başlanır.
Yaşlı adam torunlarının sorularına yanıtlar vererek eski mesleği olan profesörlükten bahsedecek, eskiden kurulu sosyal düzenin bozulması, savaş ve artık son kalan insanların kurduğu distopya medeniyetinden bahseder. Romanın baştan sona kronolojik bir özeti yok. Konu tamamen yaşlı adamın eski dünyayı torunlarına anlatmasından ibaret. Profesör yeni dünyada hiç bi şey bilmeyen biridir. Bilgileri bir zamanki unvanı da artık yok hükmündedir. Medeniyetin kalıcı bir özü olmadığı gibi profesör de artık medeniyet gibi çökmüştür.
İnsanlığa dair neredeyse hiçbir şey kalmamıştır medeniyet tamamen ortadan kalkmış ve yepyeni bir dünya kabileler halindeki bir avuç insandan başka bir şey kalmamıştır. Peki insanlık bundan sonra nasıl ilerleyecek? Teknoloji tekrar ileri seviyeye gelecek midir? İnsan daha önceki kurduğu medeniyetlerde yaptığı hataları tekrar düşecek midir? Bu bir döngü müdür?
Felsefi bir Değerlendirme ve Günümüz Toplumu
Burada biraz felsefe ve günümüzde insana bakacağız. Sorun dünyada değil insandadır. Çağlar boyunca değişmeyen zihinlerimiz, update almamayan insanlık bilincimiz insan olarak bizi her geçen gün yozlaştırmaya devam ediyor.
Günümüzde COVID-19 salgını günü gibi çok büyük zorluklarla i̇nsanlık çoktan sındı bile. Günümüzde teknoloji her ne kadar yapay zeka ile birlikte büyük ilerleme sağladıysa da insanlık ve medeniyet hala ilkel Çağlar’daki gibi gelişimini ilerletmemiş durumda. cek London’ın romanında insanlığı ve tüm medeniyeti kızıl veba yok eder.
Böylece ne tartışmalar ne de kavgalar kalır. 8 milyar dünya nüfusundan sadece yüzlerce kişi kalmıştır bunlarda çok küçük kabileler ayrılmıştır. Kim bilir belki de insanlığın sonu da bu şekilde gelecek.
Felsefi Yorum
Jack London’ın romanı, insanın uygarlıkla kazandığını sandığı özgürlüğün aslında bir tür zincir olduğunu gösteriyor. Profesör Smith, geçmişi anlatırken bilginin gücüne değil, anlamın yitirilişine tanıklık ediyor. Tüm teknoloji, düzen ve kültür bir anda silinince geriye yalnızca varoluş kalırıyor: çıplak, yönsüz, sessiz bir varoluş…
Yaşlı adam ve torunları yaşamda kalanlardan olmuştur. Onlar evrimin süzgecinden geçmiştir. Bir zamanların profesörü artık cahil, bilgisiz, işe yaramaz biridir. Kazanan hep vahşi doğadır. London romanlarında insan ile doğa her zaman karşı karşıya geliyor.
Giovan Battista (Giambattista) Vico’nun dediği gibi: medeniyetler doğar, gelişir, “akıl çağına” ulaşır ama sonra yozlaşır ve bir barbarlık dönemine geri döner. Jack London tam olarak bunu anlatıyor. Bu anlatım öyle gerçek ki! Tam günümüzü anlatıyor. politik hırslar, dini baskılar, ideoloji hatta cinsel yönelim kavgaları… Dünya insanı zıvanadan çıkıyor.

Uykudaki Uyanıyor (H.G. Wells)
Distopik bir gelecekte uyandırılan bir adamın güç, iktidar ve toplumsal eşitsizlikle yüzleşme hikayesi.
Uykudaki Uyanıyor Distopya ve bilim kurgu romanı. Okurken zorlanmadığım ve akışkan bir roman. roman ilk kez 1910 yılında yayımlanmış. Roman Efendi Uyanıyor adıyla da Türkçe’ye çevrilmiş. Gelecekteki dünya düzenine dair sosyal adalet, diktatörlük, teknoloji ve bilim gibi pek çok temayı romanda okudum. Bu temalar insanlığın başına bela. İnsan doğası mı gerçekten böyle mi? Geleceğin teknolojisi bizi ya da gücü elinde tutanları gerçekten de daha da şeytani bir varlık olarak değiştirecek mi?
Uykudaki Uyanıyor Roman Konusu ve Özeti
Uykusuzluk sorunu yaşayan Bay Isbister bu duruma yönelik çare arayışıyla başlar. Isbister, çeşitli ilaçlar kullanarak bu sorununu çözmeye çalışır. Bunda pek de başarılı olmaz. Ancak romanın ana karakteri doğrudan Isbister değildir; onun bu çabaları daha sonra olay örgüsünün merkezindeki kişiyle bağlantı kurmamıza yardımcı olur. Isbister ve arkadaşı, uzun süredir komada ya da derin bir bilinçsizliğe gömülmüş bir adam olan Graham’ı gören ilk insanlardır. Graham uzun yıllar boyunca uyanmadan kalır. Bu esnada kuzeni, onun servetini yönetmek ve yatırım yapmak amacıyla harekete geçer. Graham uyurken bu servet zamanla dev bir ekonomik güce ve sisteme dönüşür.
Uyanış
Graham, 203 yıl süren bu derin uykudan bir anda uyanır. Uyandığında kendisini yeşil bir sıvının içinde, camdan bir teknede bulur. Çırılçıplak bedeninin yüzlerce yıldır -bir uma gibi- korunmuştur. Bulunduğu yerde insanlar tarafından ziyaret edilir. Tam 200 yıldır halkın gözleri önünde sergilenmektedir ve halk onu “Efendi” olarak bilmektedir. Graham’ın miras bıraktığı servet, onu sadece zengin değil, sembolik olarak da bir lider konumuna taşımıştır. Onun adına her şeyin yönetildiği bir düzen kurulmuştur. O aslında dünyadaki ekonomik gücün yönetim kurulu başkanı gibidir. Bu düzenin başında, sekiz kişiden oluşan bir konsey yer almaktadır. Konsey, ülkeyi ve ekonomiyi Graham’ın ismiyle yönetirken, onun servetini büyütmeye devam etmiştir.
Distopya ve Diktatörlük
Ancak bu sistem, büyük bir eşitsizlik üzerine kuruludur. Ülkenin gerçek sahipleri hâline gelen şirketler ve konsey üyeleri, halkı neredeyse köle gibi çalıştırmakta, onları insanlık dışı koşullara mahkûm etmektedir. Geçmişin fabrikalarında çalışan işçilerin yaşamı bile bu yeni çağın insanlarına göre daha insani kalır.
Adalet ve yasalar, yalnızca zayıfların baskılanması için vardır; sistem yalnızca güçlüleri korumaktadır. Konseyin bu despot yönetimine karşı çıkan bir direniş hareketi vardır. Bu hareketin başında Ostrog bulunur ve Graham’ı konseyin elinden kurtararak ona özgürlüğünü verir. Ancak Graham için asıl mücadele şimdi başlamıştır. Kime güveneceğini, hangi tarafa geçeceğini bilememektedir. Ya mutlak gücün ve hükümranlığın temsilcisi olacak ya da servetini paylaşarak, insanlığın kurtuluşuna öncülük edecektir.
Günümüz İnsanı: Eşitlik, Adalet ve Hukuk
Gelecekte bizi nasıl bir dünya bekliyor? Belki de bunun cevabı, insanın şimdiye dek yaptıklarına bakarak kolayca verebileceğimiz bir soru. Teknolojinin gelişmesi her zaman insanlığın iyiliğine olmadı ki! Çoğu zaman yalnızca gücü elinde tutanların hakimiyetini pekiştirdi. Diğer insanlara hükmetme arzusu, kendini üstün görenlerin adaleti kendilerine yontması günümüzde çok bilindik.
Sadece kendi çıkarlarını sağlamaları ve bu uğurda her türlü ahlaksızlığın olağan karşılanması, toplumsal düzenin temeline dizilmiş dinamitler gibidir. Aslında şu amnki dünya düzeni romandaki distopik kurgudan farksız.
Wells’in anlattığı dünya, düşünce özgürlüğünün, adaletin ve eşit yurttaşlık haklarının tamamen ortadan kalktığı bir sistemdir. Graham, gözlerini bu karanlık geleceğe açıyor. Wells’in bu kurgu evrenini ben günümdeki birçok ülkeye benzetmedi değilim.
Adalet kavramı ise çoğu zaman güçlülerin çıkarlarını koruyan bir araç hâline gelmiş durumda. Gerçek bir adalet arayışı artık bir ütopya. romandaki teknoloji biraz ilkel ama düşüncesi mükemmel.
Romanda, Elbette yapay zekâ, biyolojik olmayan yaşam formları (postuhümanizm) ya da makinelerle birleşmiş insanlar (transhümanizm) gibi ileri fikirler yok. Fakat ne olursa olsun insan zihinsel bir değişim yaşamadıkça biz medeniyetimizi distopik romanlarla kıyaslamaya devam edeceğiz.









