Fames Ivory’nin yönettiği Maurice Filmi (1987), E.M. Forster’ın aynı adlı romanından uyarlanmış, dönemine göre cesur temalar içeren bir İngiliz yapımıdır. Edward dönemi İngiltere’sinde geçen film, eşcinsel kimliğini keşfetmeye çalışan bir gencin içsel yolculuğunu ve aşkını anlatır.
İngiltere LGBT hakları bakımından çok karanlık dönemlerden geçmiş bir ülke. Edward dönemi bunlardan biri. Film romanı kadar iyi. Olaylar biraz hızlı gitse de roman ile uyumlu. Queer sinemasının izlemeye değer yapıtlarından. Her önümüze geleni izleyip, obur bir sinema tüketicisi olmaya gerek yok. İlk paragrafta kitaba bağlantı verdim orada daha fazla eleştirim var.
E.M. Forster’ın 1971 yılında yayımlanan Maurice romanı için Goodreads linkini de bırakıyorum. Unutmadan yazar bu romanını 1914 yılında yazdı. Fakat eşcinsellik konulu bir romanı yayımlamak olanaksızdı. Bu nedenle romanı 1971 yılında yayımlandı çünkü zaman ilerledikçe insanların yaşam bakışı değişti. Bir roman bile 57 yıl yayımlanmayı bekliyor. Bu aslında çok korkunç bir durum. İnsanın insana yaptığı zulmün; insafsızlığın, ötekileştirmenin; anlamak ve kabul ederek merhamet göstermek yerine şiddeti ve zalimliği seçtiğinin yüksek çözünürlüklü net bir görselidir.
👉 Küratör Önerisi: İzlemeye değecek LGBT filmleri
Maurice Filmi Konusu ve Özeti
Roman uyarlaması LGBT temalı filmde Zamansız bir aşk hikâyesi, sınıf ayrımlarının ve baskıların gölgesinde yeşeriyor.
1910’lu yıllarda ailesinin işini yapmayarak üniversiteye giden Maurice Hall muhafazakar bir çevrede büyümüştür. Çocukluğundan beri katı dini gelenekler, çevrenin baskısı ile cinsel yönelimini söyleyememiştir. Üniversitede tanıştığı arkadaş grubunda eşcinseller olduğunu keşfedecektir. O yıllarda İngiltere’de eşcinsellik suçtur.
Ahlaksızlık ve sapıklık olarak değerlendirilir. Cezası ise hapis ya da kırbaçlamadır. Fakat bu cezaların eşcinsellik üzerinde zerre kadar etkisi de yoktur. Çünkü insanı olduğu kişi gibi kabul etmeyen bir sistem, cinsel yönelim üzerinden yapılan cezalarla sadece eşcinsel bireylere eziyet etmektedir. İnsanlık dışı her şey eşcinsel bireylere yapılır. Homofobi, eşcinsel nefreti hiçbir şeyi düzeltmez aksine toplumsal adaleti, huzuru daha da kaçırır.
İnsanlar özgürce, oldukları gibi yaşayamaz. Bu ortamda Hall, okuldan arkadaşı Alec Scudder ile çok yakınlaşır. İki gay arkadaş arasında çok kavgalı, karmaşık bir ilişki başlar. LGBT, gay ifadelerinin henüz bilinmediği 20. yüzyıl başlarında cinsel yönelimler de henüz önyargılardan ve efsaneler kurtulamamıştır.

Hall psikolojik tedavi, hipnoz ile eşcinsellikten kurtulmak ister. Fakat bu mümkün değildir. Alec, eşcinsel olarak anılmak istemez. Biri ihbar ederse avukatlık yaşamı bitecektir. Alec evlenmek zorunda kalır. Bu Hall, için çok üzücüdür.
Üstteki paragrafta anlattıklarımın tamamı toplum baskısı ve siyasilerin oy için eşcinselleri “günah keçisi” ilan etmelerinin bir sonucudur. Aynı ayrım, aynı baskı ve şiddet inançlılara yapılınca ” bizi inancımızdan ötürü yargılıyorlar.” derler. “Bizi öteki görüyorlar” derler. “İnanç özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar ve yaşam biçimimize müdahale ediliyor” derler. ama muhafazakar ve dini temelli siyaset yapmak adına ilk akıllarına gelen şey eşcinselleri yok etmektir.
Maurice Filmi, Eşcinsellik Suçu
Fakat Hall eşcinsel yönelimi üzerine kendisi gibi yaşamaya kararlıdır. Eşcinsellerin cezalandırılması, toplum tarafından sapık görülmesi umurunda değildir. Gerçekten de romanın yazıldığı yıllarda İngiltere’de eşcinsel bireyler cezalandırılır. Günümüzde artık eşcinsellik modern bilim, evrim, biyoloji, genetik, psikoloji, toplum bilim tarafından hastalık olarak nitelendirilmez. Her şeyin başı bilimdir. Bilim için eşcinsellik sadece bir cinsel yönelim, cinsiyet rolüdür. Bu kadar basittir.

Durumu zorlaştıran tutucu düşünceleri zihninden atamayan beyinlere sahip olanlardır. Sonuçta insanın bütün inanç dünyası, yaşamı ve gerçekliği beynindeki elektro kimyasallar ve beyin dokusu arasında oluşan bir örüntü yığınıdır. Gerçeklik olarak algılanan ve bazılarının sıkı sıkıya bağlandığı dogmatik aşırı uçlardaki eşcinsellik düşmanlığı da aslında beyindeki kötü bit örüntü yığınıdır. Yanlış ateşlenen nöronların ve ara bağlantıların hastalığıdır bun kısaca “nefret” de diyebilirsiniz.
Günümüzde İngiltere, ADB devlet olarak LGBT’leri artık sorun olmaktan çıkaralı neredeyse 50 yıl oldu. Eşcinselliği suç ve sapıklık olarak tanımlamak çok saçmaydı. Örneğin “mavi gözlü insanların sapık olması, siyah tenlilerin düşük zekaya sahip olması” kadar saçma bir şey yok değil mi?
Toplumsal Barış, Bir Diğerini Kabullenme ve Merhamet
İşte eşcinsel nefreti de günümüzün modern düşüncesinde böyledir. Devletler ve yöneticiler (halktan oy alıp, siyasi gücü elinde tutanlar) insanların cinsel yönelimi ile inanışı ile yaşam tarzı ile uğraşmaz. Bir insanın diğer bir insanın yaşam tarzını tehdit ya da sapıklık olarak görmediği toplumlar gelişir, insan gelişir, mutluluk artar. Elit bir üstünler topluluğu kurup, bu elit ve dini topluluğa siyasi gücü devredince sorunlar çıkar. Bu seçilmiş üstünler, siyasi gücün verdiği sınırsız dokunulmazlıkla, zorbalık yapar. Kendi inanışlarından ve yaşam biçimlerinden başka her şeyi “öteki” “uygunsuz” “kafirlik” görür. Aslında yok ettikleri karşıt görüşteki insanlar ve değildir, bir toplumu bir ülkeyi bir kültürü yok ederler.

Tekrar filme dönecek olursam
Hall, eski sevgilisinin çiftliğinde çalışan bir hizmetliye âşık olacaktır. En yakın üniversite arkadaşları eşcinsellik yüzünden 6 ay hapis cezası almış, Alec evlenmiştir. Alec evlense bile hâlâ eşcinseldir. Çiftliğin hizmetlisi Clive Durham’a âşık olan Hall artık kendi yolunu çizmiştir.
Hall, bir eşcinsel olarak biyolojisinin gereği gibi yani olduğu gibi yaşamaya karar verir. Film 2s 20 dk uzunluk ile oldukça yavaş ilerliyor. Biraz daha akıcı olmasını izleci olarak temenni edeceksiniz. Fakat dönemin ruhu, 20. yüzyılın eşcinsel nefreti içindeki İngiltere’nin günümüzdeki dönüşümü kıyaslamak için iyi. bir seyir olacak. Son olarak sınıfsal ayrımın da cinsiyet rolleri düşmanlığının da her türlü ötekileştirmenin de lanetli bir yüzü vardır.
Son mini yorum: Maurice, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; baskılanmış kimliklerin, sınıfsal farkların ve özgürlük arayışının da bir anlatımıdır. Kaç yaşında olduğunuz öneli değil. Maurice hem roman olarak
🎁 Ayrıca 1980’lerde Margaret Thatcher döneminde eşcinsellere karşı verilen anlamsız savaş ve kurumsal alandaki nefreti anlatan Blue Jean (2022) filmini de izlemelisin. Lezbiyen bir beden eğitimi öğretmeninin öyküsü. Thatcher, muhazakarlık adı altında “Section 28” yasası ile adeta LGBT bireyleri yargısı infaz etmek istemiştir. Bu İngiltere’nin son vukuatıydı. Günümüzde kurumsal ve devlet eliyle yapılan LGBT nefreti ve insan kıyımı İngiltere gibi çoğu ülkede tarihin çöplüğüne atıldı.









