Belgesel izlemeyi sever misiniz? Çoğunluk “evet” diyecektir. Fakat belgesel dediğiniz içinde ideoloji ya da nefret söylemi de içermemeli. LGBT konusu oldukça tartışmalı. Eşcinseller ve cinsiyet rolleri üzerinden yapılan (gay, lezbiyen, biseksüel, transseksüel) tartışmalar aşağıda da söyleyeceğim gibi 21. yüzyıl insanının tartışmaması gereken konular. Belgesel yapıp kısacık bir sürede her şeyi halettim havası ve günün kazananı benim havası da sağlıklı değil.
Gökkuşağı Faşizmi Belgeseli İncelemesi ve Anlatmak istediği
Burada akademik bir dil ya da belgeseldeki gibi ayırıcı ve ötekileştirici bil dil kullanmayacağım. Sadece LGBT bireylerin artık siyasete ve kişilere hırslara kurban gitmemesine değineceğim. Amacım bu tartışmalara gerek bile olmadığını anlatmak. Öyle gereksiz bir belgesel ki! Bunun yerin toplumsal barış ve ne olursa olsun birbirinizi sevin saygı gösterin temalı bir şeyler olmasını istemez miydiniz?
LGBT “Fil”i
Eşcinsellik ya da LGBT bireylerin bir lobi tarafından yönetildiği tamamen hayal ürünü. Bir “fil” gibi her şeyi yıkan kaba kuvvet olduğunu da düşünmemek gerekli. LGBT’deki her harf insanı temsil eder, orada sadece insan vardır, bir kurum ya da soyut bir hayal değil.
Yüz yıllardır eşcinseller ya da LGBT topluluğu aşağılanıp, dışlanıp nefret söylemine kurban gitmedi mi? İngiltere’de 60’lı yılların sonuna kadar hormon tedavisi uygulanmadı mı? Amerika’da yine öyle… Bu ülkeler tamamen bu konuyu devlet ve kurumsal olarak rafa kaldırdı. Böylece o hayali “fil” de bir anda yok oldu. Korkularımızı biz yaratırız, yaşam zihnimizin bir kurgusudur, en iyi kurguyu yapan kazanır.
Kısacası LGBTQ+ bireyleri kışkırtıp, “sapık” ilan edip, her türlü hakareti edip, tepki alınca da “bak bunlar saldırgan ve bir lobi tarafından yönetiliyor” “eşcinsel olmayanlara saldırıyor, çok hırçınlar, bağırıp çağırıyorlar, faşist bunlar “demek büyük bir görüsüzlük. İnsanların özel yaşamına karışıp, kendi inancımızı ve yaşam biçimimizi dayatıp, kendi yaşam biçimimizden başka ne varsa horgörünce sorun başlıyor.
H.G. Wells gerçeklik konusunu Körler Ülkesin‘de çok iyi ele alır yine Düzülke (Flatland) farklılıkların nasıl tehdit olarak algılandığını bize geometri ile anlatır. Farklılıklar sadece boyutlardan ibarettir, Flatland’ı okursanız zavallı karenin tek suçunun 3. boyutu hayal etmek ve uzamsal alanı görmek olduğunu anlarsınız.
Körler Ülkesi’nde de Nunez karakteri gördüğü için kendini, körlerden üstün görür. He şey bir “bakış açısı” sorunudur. Ne genetik, ne ileri, ne lobi işi ne de şeytanın ürünüdür. LGBT edebiyatının klasiklerinden olan Maurice, Bir Maskenin İtirafları gibi yapıtları da okuyarak eşcinsellere yapılan zalimlikleri görebilirsiniz. Bir Maskenin İtirafları okuruna eşcinsel kimliğinin doğal gelişimini çok iyi anlatır. Yukio Mişima’nın otobiyografik romanında, ne özenme ne moda, zorlama vardır. Zaten zorlama ile insanın cinsel kimliğinin değişeceğini düşünmek de fantezidir. Kısacası, zalimliğe karşı ses çıkarmanın adı “lobi” olamaz, “faşizm” olamaz. O “fil”i ya da “canavarı” yaratan da aslında bu tip belgesellerin ayırıcı ve nefret dilidir.
Aile ve Eşcinsellik
Ben ailenin “eşcinsellik ile kuşatıldığının, aile bireylerinin bir “moda” gibi eşcinsel olduğunun tamamen palavra olduğu savunuyorum. Hemen sabahki kadın programlarına bir bakalım. Bu halka açık yayınlarda her türlü çarpık ilişki, cinayet, ensest, insanın en rezil halleri gözler önünde açıkça tartışılıyor. Yine TV dizilerindeki mafya tiplemeleri, akşam kuşağındaki Hint dizilerinde kimin eli kimin cebinde belli olmayan karakterler… Bunlar aileyi tehdit etmiyor mu? Bunları izleyen insanlar “moda” olsun diye “sabah programlarından gördüm” diye çarpık ilişkilere, kadına, çocuğa şiddete mi yöneliyor? Aşağıda da söyleyeceğim gibi toplum dinamikleri içten dışa doğru değişir.
Aileyi tehdit eden asgari ücreti aşan kiralar değil mi? Doğum oranının düştüğü ve yaşlı nüfusun artışa geçtiği ülkemizde insanlar evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya korkuyor. Sık sık sokakta yaşamdan koparılan temiz aile çocukalarını görüyoruz. Bu belgeselin çıktığı günlerde daha bir çocuk, başka bir çocuk tarafından hunharca yaşamdan koparılmadı mi? Çeteler çocukları suç işlemek için kullan mıyor mu? Bütün vatandaşlık bilgilerimiz çalındı ve her an tehdit altındayız. Kumar, yasadışı bahis her yeri sarmış durumda. Bu biçimde borca girip ailelerini toz duman edenlerin hazin haberlerini izlemiyor muyuz? Bütün bunlar görmezden gelinerek eşcinselliğin aileyi tehdit ettiğini söylemek sadece kara komediden başka bir şey değil.
Eşcinsel bir çocuğu olduğunu öğrenen bir aile ilk iş olarak yetişkin çocuğunu evlatlıktan reddedip bütün ilişkilerini kesecek mi yoksa onu anlamaya çalışıp yardımcı mı olacak? Aileyi yıkan eşcinsel aile bireyini dışlamak ve ondan nefret etmektir. Kabullenip, affedici olmak empati bu kadar zor olmamalı?
Bir başkasına yaşam biçimi dayatmak, kendi inancını en üstün görmek tam anlamıyla bir “faşizm”dir. Fanatizmi körüklemek ve insanları bir diğerine karşı doldurmak da benzer biçimde sosyal karmaşa yaratır. Söylediğim gibi yapay zeka çağında, transhümanizm, makine öğrenmesi, insansı robotlar ve insan yaşamını uzatmak, bilinç transferi; evreni ve gerçekliği anlamak için yapılan çalışmaların tam içindeyiz.
Artık insanın biyolojik bedenin aşıp, zihinsel bir olmayı hayal ediyoruz. Bedensiz saf bilinç halini düşlüyoruz. Simülasyon ve hologram teorileri içindeki yaşamın gerçekliğinin konuşulduğu bir yüzyıldayız. Artık insan değişiyor ve özellikle Z kuşağı ve sonrasını eski düşüncelerimiz ve yaşam biçimimiz, inançlarımız tatmin etmiyor. Artık biz başka gerçekliğin çocuklarıyız. Ama biz hala 500 yıl öncenin sorunları ile boğuşuyoruz: LGBT. Kültür savaşına gerek yok. Kimin ‘kiminle yattığı’nın önemi yok.
Moda ve Popüler Kültürler Eşcinsel Olmaya Özenme
Eşcinsel bireylerin zorluklar yaşadığı, aşağılandığı, “faşist” görüldüğü, cehennemlik ilan edildiği bazı ülkelerde hapis, ölüm cezasının bile verildiği bir gerçeklikte insan bilerek ve isteyerek neden eşcinsel olsun ki! Modaya uyarak, özenerek, baskıyla cinsel yönelim değiştirmeyi bu bağlamda düşününce karşımıza saçmalardan seçmeler çıkıyor.
Moda ve popüle kültür elbette etkilidir. Bazen bir sosyal medya akımı alır başını gider. Ama insan davranışlarını sadece popüler kültür, moda ile indirgemek de gerçekleri görmemektir. Eşcinsellik konusuna gelince hiçbir heteroseksüel günün birinde eşcinsel bir şarkıcıyı görüp “aaa ben artık eşcinsel takılayım” demez. Bu sadece insanın kendini keşif sürecinde, kim olduğunu anlaması, kimliğinin farkına varmasıdır “benim gibi insanlar da varmış” demesidir. İnsan sürekli gelişim içindedir. Popüler kültür ile kimseyi ne dindar yapabiliriz ne eşcinsel ne de başka bir dönüşüme sokabiliriz, insanın kimliğinde olmayan bir şeyi zorla ona nasıl kabul ettireceksiniz, özellikle eşcinselliği. 100 heteroseksüele sorun bakalım kaç tanesi kendi cinsiyeti ile ilgilenmeyi kabul edecek? Tekrar özenmeye gelecek olursak; Bir heteroseksüel, eşcinsel karakterleri görüp “ben artık eşcinselim” dediğini iddia etmek anlamsız.
Aynı biçimde toplumsal dinamikleri ve kültürel yozlaşmayı, ekonomik sorunlar ve eğitim eksikliğini bir köşeye bırakıp sokaktaki şiddeti TV dizilerine bağlamak da aynı biçimde saçmadır. Aslında olay tam tersinden ilerler. Değişim her zaman içten dışa doğrudur. Tv dizilerindeki şiddet ve “kabadayı, kriminal karakterler” neden değil sonuçtur.
Toplumsal yozlaşma ve eğitimsizlik, ekonomik zorluklar insanı, insani yanından ve yaşamı kavrayacak zihinsel aydınlıktan uzaklaştırır. Bunu sonucunda çocuk çeteler, suç işleyen çocuklar çoğalır. Diziler filmler de ve sosyal medyadaki bütün o gördüğümüz “kabadayı” figürleri de bir özenti değildir var olandır. Diziler bize sadece var olanı gösterir. Ekonomi, eğitim arasında döner her şey.
Özenti
Eşcinselliğe tekrar gelince. İnsanların kendilerini keşfetmesi, cinsel yönelimlerini bulmaları kendi içinde gerçekleşir. Sosyal medyada eşcinsel bireyleri gören biri yalnız olmadığını anlar ve görünür olmak ister, gönlünce yaşamak ister. Bu özenti ve zorla LGBT’li birey olmak değil kendini tanımaktır, duygularına anlam vermektir. Olay bundan ibarettir.
O özenti dedikleri şey eşcinsellik nedeni değildir. Yine sabah TV kuşağına dönelim. BU programlarda bırakın bir çocuğun, sağlıklı düşünen bir yetişkinin bile “aklını yitireceği” saçma sapan olaylar dönüyor. Peki o programları izleyenlerin her birinin karakteri değişip bir anda “katil, kocasını ya da karısını aldatan ya da kaynanası ile yatan” bireylere mi dönüşüyor? Hayır, olu mu öyle şey diyeceksiniz.
Gay Geni. Eşcinsellik Hastalık ve Sapkınlık mı?
Eşcinsellik tarihi boyunca hep erkek erkeğe ilişki ve trans bireylerin üzerinden yargılanır. Lezbiyenler bu konuda biraz şanslıdır. Örneğin 19. yüzyıl romanlarında eşcinseller şeytanla temsil edilir ve her zaman LGBT karakterler ya ölür ya da intihar eder ya da aşağılanır, sorun tamamen “nefret”ten kaynaklı.
Genetik olarak elbette bir “gay geni” yok. İnsanı eşcinsel edecek bir genetik yapı tek bir yerde “ben buradayım” diye el sallamıyor. Ama araştırmaların işimize gelen bölümünü alıp işimize gelmeyen bölümünü almamak da neyin nesi? Eşcinsellik geni olmasa da konu poligenetik ve epigenetik bağlamında değerlendiriliyor. Yine anne karnındaki hormon değişikliklerine kadar çoklu bir süreç var. Tek bir veri üzerinden eşcinsellik “sapıklık” “sonradan yapılan bir tercih” “sosyal medyadaki görünürlük ve özenti” olarak yansıtılması da gerçek dışı.
Yüzlerce yıl eşcinsellere sapık muamelesi yapıldı. Hormon tedavileri, devlet eliyle yapılan zorbalıkları ABD, İngiltere gibi ülkeler geçmişte yaşadı. Peki ne elde ettiler? Hiç bir şey. Bu kavganın kazananı olmadı. Sonunda bu ülkeler uyandı ve bu tartışmaları bıraktı.
Kimse cinsiyetini reddetmez ve kara propagandayla da LGBT’li olmaz. Söylediğim gibi insanın kendini keşfetme varolma ve cinselliğini öğrenme basamaklarını değerlendirirken dikkat emeliyiz. Günümüzde cinselliği de kişisel yönelimleri de insanlar bir yerden öğrenmiyor, var olanı kişiliklerinin bir parçasını başkasında da görüyorlar. Bir nevi “ben yalnız değilmişim”in farkına varıyorlar. İşte bu farketme durumuna birileri geliyor özenme, propaganda, dayatma diyor. Heni derler ya “Avrupa’da eşcinsellik artıyor.” Hayır eşcinsellik artmıyor, insanlar daha özgür ve kendilerini kurumsal olarak ezmeyen ve sapık görmeyen ülkelerde görünür oluyorlar.
Eşcinsellik sapıklık ya da hastalık demek ve savaş ilan etmek eski dünyanın eksi insanın işiydi. Şu anda eşcinselliğin ne toplumsal bir sorun ne de bir aile dramı olarak görünmediği ülkelere bakalım. Hollanda, Amerika, Avusturalya, ADB gibi pek çok ülkede eşcinsel evlilik bile yasallaştı. Bu toplumlar artık birbiri ile uğraşmayı bıraktı. Bu ülkeler çöktü mü? Aileler battı mı?
Bu ülkelerde eşcinsellik ve LGBT konuları ile artık devlet ve kurumları ilgilenmiyor. Çünkü kendimize bir düşman yaratmak yerine insanları hedef almak yerine enerjimizi daha dürüst, çocukların öldürülmediği, çetelerin sokaları ele geçirmediği, ekonomik olarak güçlü, kiraların maaşları geçmediği bir ülke hayal etmeliyiz.
Dünya yapay zekayı, humanoidleri, makine öğrenmesi ve bilinçli robotları hayal ederken biz hala eski dünyanın insanın zihin yapısına ait olan LGBT tartışmalarını yapıyoruz ve gelişemiyoruz. İnsanlar odalarını aydınlatacak ışığı bile hayal edemezken, eşcinsel bireyleri, cadı diye kadınları ve genel olarak kadınları her türlü cefaya layık görüyordu. Bugünkü LGBT tartışmaları da bu zamanlardan kalma karanlık bir uğraşıdır, faydasızdır.
Bu tip belgesel yapımlar toplumsal barışı bozuyor. Yarın biri tutup eşcinsel bir bireye birşey yapsa ne olacak? Bu belgeselle ne oldu? Toplum olarak çok mu ileri gittik. Tüm eşcinselleri cezalandırdınız diyelim ne olacak? İran, Afganistan, Pakistan, Nijerya gibi ülkelere bakın bir. Çok mu ahlaklılar? LGBT haklarını sonuna kadar savunan Apple, Google, Android ürünleri ve Silikon Vadisi’nin son teknolojilerini kullanırken sesleri çıkmaz.
Yüzyıllardır eşcinselliği hastalık olarak görüp tedavi etmeye kalkanlar olmadı mı? Elektrik şokları, östrojen hormonu ile zorla tedaviler yapılmadı mı? Alan Turing örneğindeki gibi… Bu uygulamarın insanlığa ne gibi faydası oldu? Sadece bu tartışmalara bir son verip gerçek insan sorunlarına odaklanmalıyız. Yoksa birileri LGBT karşıtlığı adına “nefret lobisi” eliyle topluma nefret mi yayıyor? Nefret ve kavgadan bıkmadınız mı? Bırakın artık bu “faşizmi.”
LGBT Lobisi ve Nefret Söylemi
Ben her zaman her şeyin fazlasın karşıyım. Örneğin Dawkins’in ateist söylemlerini sevmem. Neo ateizmin tek bildiği sadece saldırmaktır. Sosyal medyada dinlere, inançlara durmadan laf çakanları da dikkate almam. Bunlarla kimseyi “bildiğinden” döndüremeyiz. Ortak bir noktada bulamayız. LGBT topluluğu da bazen çok agresif olabiliyor, saçma sapan davranışlar sergileyebiliyorlar.
Örneğin Onur Yürüyüşleri bir zamanlar ülkenizde serbestti ve hiç bir sorun çıkmazdı ne olduysa 2012 sonrası yasaklandı. Bu barışçıl yürüyüşe bile siyaset katıldı. Eşcinselleri adeta Onur Yürüyüş’lerinde avladılar. Her yerden LGBT’li bireyler şeytanlaştırıldı. Buna tepki olarak LGBT dernekleri, topluluklar ses çıkarınca da “bakın LGBT dernekleri bize saldırıyor, faşist bunlar” denildi. Oysa insanları kendi halin bırakın kurumsal baskıyı da sonlandırın bu kavga biter. Kavgayı çıkaran LGBT’li bireyler değil onlar zaten ezilen, aşağılanan, lanetlenen taraf, güçsüz taraf.
Cinsiyet roleri, kadın ya da erkekliği silikleştirmez. Kadın kadın erkek de erkektir. Eşcinsellerin çocuk sahibi olmasının önündede biyolojik hiçbir kısıtlama yoktur. Aile sadece kan bağı ile oluşmaz. Karşılıklı sevgi, saygı, bağlığın adıdır “aile.” Ailenin karşısındaki en büyük sorun ekonomik zorluklar olsa gerek. Doğum sayısının azalmasının nedeni de eşcinsellik mi? Boşanmalar, geçimsizlik… Kısacası LGBT bireyler aileyi tehdit etmez. Bi rnsan heteroseksüelken özenti ile ve popüle kültürün kurbanı olarak bir anda ben gay oldum ya da lezbiyen oldum mu diyecek? Asıl tehdit nedir biliyor musunuz nefrettir.
LGBT bireyler “homofobi” belasından kurtulamaz. İşte faşizm kelimesi de buradan geliyor. LGBT bireylerle adeta savaşır gibi mücadele verip, her biçimde onları sapkın, sapık, din düşmanı, tecavüzcü göstermek bir etki yaratıyor. LGBT bireyler de insan bu etkiye tepki verince de adları “faşist” oluyor. Faşizm nerede biliyor musunuz, artık bırakmamız gereken tartışmaları sürdürüyor olmamızda. Artık insanın insanla olan savaşını bitirmeliyiz. Nasıl neo-atesitlere laf soktuysam, dini inanç üzerinden yapılan tartışmalara tokatı attıysam, eşcinsellikle uğraşanlara diyorum ki size ne? Başka konulara odaklanın örneğin artan çocuk çeteleşmesi ve çocukların işlediği suçlara odaklanın aileyi işte o suçlar bitiriyor.
Toplumsal nefreti körüklemek, insanlara barışıp uzlaşı bulacağı her deliği özenle kapamaktan başka işe yaramayan söylevlerden de kurumsal baskılardan da kanun tekliflerinden de belgesellerden de vazgeçmeliyiz. Fili de canavarı da dinozoru da yaratan biziz. Dış dünyadaki gerçekliği çoğunlukla kendimiz oluştururuz. Yaşamı nasıl kurgulayacağımız bizim elimizde. LGBT tartışmalarını bitiren ülkeler örneğin Hollanda ufacık bir ülke ama gelir ve refah olarak ilk sıralarda. Artık insanlar birbiri ile uğraşmayı bırakmış. Hedef insanı zihinsel olarak bir üst seviyeye taşımak. İran, petrol zengini eşcinseller idam ediliyor gelişim yok…
Biz peki, yol yakınken eski dünyanın eski insanının belleğindeki kıt tartışmaları bırakmalıyız. Artık insan beyni mum ışığında odalarını aydınlattığı dönemlerdeki gibi çalışmıyor. İnsan artık, içme suyunu bie arıtamayan, en basit antibiyotikten bile mahrum; evreni hayal etmeyi bırakın basit hastalıkların bile tedavi edilemediği devirlere ait zihinsellikle yaşamı değerlendiremez. Eskinin değeryargıları ve anlayışı artık günümüz insana uygun değil. Hayal gücümüz, yaşam anlayışımız her şeyimiz değişti. Evrenle, yaşamla, öz benliğimizle olan bağımız da değişti.
Yapay zeka ve bilişim çağında biz hala LGBT bireyler sapıktır, sonradan eşcinsel olmuştur, aileye tehdittir gibi safsatalarla uğraşıyoruz. Bu tartışmaları 1000 yıl öncenin, miyop olunca yaşama bakışı bulanıklaşan ve buna bir çare üretemeyen insanı da yapıyordu. Biz ise 21. yüzyılda evrenin yaşını, sınırını hesaplayacak kadar uzakları görüyoruz. Gerçekliği, algılarımızı tartışıyoruz. Gerçeklik bazen bir izlenim oluyor, katı kuralların işlemediği neden sonucun sadece psikolojik bir bağlam olduğu bir gerçekliği hayal ediyoruz. Zihinsel filtreler ile gerçekliği renklendirdiğimizden bahsediyoruz. Ama işimiz gücümüz “LGBT.”
Tam da bu sırada silikon vadisinde geliştirilen teknolojileri kullanmayı da ihmal etmiyoruz. Biz nefret üretirken bu tartışmaları bırakanlarlar geleceğe ve gerçek insana yatırım yapıyor. Hadi göreyim sizi diyorum bazen, iPhone’larınızı taşa vurup kırın. Apple’ın SEO’yu gay. Android cihazlarınızı klozete atıp sifonu çekin, onlar LGBT bireylere pozitif ayrım yapıyor. Yapabilir misiniz?
Sorunun Çözümü
“Güçlüyüm, sesim çok çıkıyor öyleyse ben haklıyım”ın psikolojik üstünlüğü bir kazanç değildir. Bu tartışmaları tarihin çöplüğüne atmayı denesek daha iyi olmaz mı? Kazananı olmayan bu tartışmada geriye sadece birbirini sevmeyen her şeyle kavgalı insanlar bırakacağız. Yine sadece cinsiyet rolleri ve cinsel çekim yüzünden bir insanı “sapkın” “suçlu” ilan etmek de neyin nesi? “Güç bende ve en zayıf gördüğünü ezerim ve bundan haz alırım” mı denilmek isteniyor?
Artık bu çatışmaları bırakın… Özellikle eşcinsellerden de katılım payı, bandrol ücreti alan bir kuruluşun LGBT bu ücretleri iade etmesi de gerekiyor. Her zaman şun dikkat etmeliyiz: Düşüncelerini ifade et ama asla “nefret etme!”Kimseyi kışkırtma, kimseyi bir diğerine düşman etme, üstünlük iddia etme! Şu kısacık ömrümüzü istediğimiz gibi yaşayıp ölelim erinç içinde…
Victoria ve Edward dönemi İngiltere’si, McCarthy Amerikası, 80’lerde yine Margaret Thatcher dönemindeki LGBT bireylere yapılan uygulamarı düşünün. Hepsi tarihin çöplüğüne gitti ve erinç geldi, toplum “oh be!” dedi.
Tek sorun sadece hükmetmekten ibaret olduğunu düşünüyorum. Toplumsal barışı bitirip, insanların zihnini kolayca manipüle edip, kolayca yönetmek için yapılıyor her şey. Birbirini her fırsatta öteki görüp, psikolojik şiddete maruz bırakan ceza vermeye çalışan bir toplumun varolma sorunu vardır.
Birbiriyle uğraşan toplumlar yaşayan ölüler gibidir örnek İran, örnek Afganistan, örnek Kuzey Kore… “Biz güçlüyüz, biz haklıyız herkese her şey hükmedeceğiz” anlayışı karşımıza LGBT bireylerine karşı ahlaksızlık tezinin sadece laf kalabalığı olduğunu gösteriyor. Oysa bu hükmetme hırsı ne kadar boş… Calderón de la Barca’nın ‘Hayat Bir Rüyadır’ eserinde dediği gibi, aslında hepimiz bir yanılsamanın içindeyiz:
“Zengin, kendisine onca kaygı veren
zenginliğin rüyasını görür;
yoksul yoksulluğun.
Zulüm altında inileyen de rüya görür,
zulmeden de ve kişi gerçekte neyse,
onun rüyasını görür bilmeden.
Şİmdi burada zincire vurulu
olduğumun rüyasını görmüştüm az önce.
Hayat dediğin nedir?
Gelip geçici bir yanılsama,
bir gölge oyunu, bir düzmece;
en yüce sayılanın hiç değeri yok.
Çünkü bir rüyadır hayat
ve rüyada rüyadır sadece.”
Size bir kaç film önereceğim. Hollywood dizisindeki bir diyaloğu da önceden vereyim:
Bu alıntı eşcinsellik karşıtlığı ve filmlerdeki homoseksüellik eleştirileri ve tartışmaları içeriyor. Günümüzde özellikle Netflix üzerinden yapılan tartışmalara ne de çok benziyor bu dönem kurgusu değil mi?
-Bay Selzman, Hays kuralları isteğe bağlı değil ve filminiz homoseksüel ögelerden geçilmiyor.
-Ağzından çıkanlara bak.
-Sansür Yapmıyoruz Darly,
-Sansürün bu sektördeki ifade özgürlüğünü mahvetmesini önlüyoruz.
-Darly B. Selzman’a vatandaşlarımızın neyi izleyemeyeceğini söylüyorsunuz? Neden? İnsanlar kendi kararlarını vermesinler diye. Özgürlüğü sevmiyorsunuz, sizi korkutuyor.
- Blue Jean (2022)
- Invisible Boys (2025)
- Fellow Travelers (2023)
- The Danish Girl (2015)
- Maurice (1987)
- Stonewall (2015)
- Milk (2008)
- Buenos Aires’te Ölüm (2014)
- All of Us Strangers (2023)
- Silinmiş Çocuk – Boy Erased (2018)
- Cameron Post’a Ters Terapi (2018)
- Hollywood (2020)
Mikro Manifesto
Boşverin cinsiyet rollerini, inançlarınızın farklılığını. Kimseye psikolojinizle oynayıp, sizi dolduruşa getirmesine izin vermeyin. Varolmanın daha derin anlamın odaklanın? Gerçeklik nedir sorusunu sorun kendinize?
Tartışıp dizişmek yerine keyif içinde yaşayın. İster gay olun ister lezbiyen ister biseksüel, ister Müslüman olun ister Hristiyan, İster Budist, isteseniz ateist; isterseniz Şinto tapınaklarında bir keşiş olun kendi gerçekliğinizine ve yaşamınıza odaklanın, inancınızı üstünlük olarak değil bir aydınlık olarak bir yol gösterici öğretici olarak görün. Sizi fanatikleştirmesine izin vermeyin.
Kendi yolunuza odaklanın ve birgün yolunuz başka yollarla kesişeceğini d eunutmayın. Yaşamda her şeyin bir izlenim, zihnimizdeki bir örüntü olduğunu da hep anımsayın. Yaşamı nasıl kurgularsak gerçekliğimiz de o olur. Nedenler, sonuçlar, zamanın akışı içindeki doğrusallık sadece bizim algımız sadece zihinsel yargılarımızdır.








