Ana SayfaMakaleKitapOkuduğum Dostoyevski Romanları ve Belleğimdeki İzleri

Okuduğum Dostoyevski Romanları ve Belleğimdeki İzleri

Okuduğum Dostoyevski Romanları ve Belleğimdeki İzleri. Dostoyevski benim için her zaman sadece bir kurgu yazarı ya da klasik dünya edebiyatının ya da Rus Edebiyatının bilindik bir yazarı olmamıştır. Dostoyevski her şeyden önce bir filozoftur. Varoluşu, insanı, toplumsal sorunları ve insanın karanlık iç dünyasını çok iyi bir şekilde anlatıyor.

Çok fazla roman okuyan biri değilim. Tabii ki kurguyu küçümsemiyorum. Kurgu, ister bilimkurgu olsun, isterse klasik romanlar olsun hiç fark etmez ya da herhangi bir kurum olsun bu fantastik de olabilir yani aklımıza ne geliyorsa hepsini dahil edebiliriz. Yazmak, insan zihninin en gizemli yeteneklerinden biri. Dostoyevski sendromu diye de bir kavram var. Yine yazarların hayal kurma yeteneği, normal beyinlerden daha fazla daha genişmiş.

Normalde insanlarla uyudukları zaman rüya görürler. Rüyalarda hiçbir sınır yoktur. Çünkü insanın beyninin akıl yürüten ön lobları tamamen devre dışı kalır. Gözlerimiz de kapattığımızdan, beyin sapından başlayan uyku süreci artık boşta kalan görme korteksin görme sinirlerine kadar gider ve biz beynimizde oluşan simülasyonları görürüz. Bu simülasyonlar aklın gerçekliğinden tamamen aranmıştır. İşte yazarlık da böyle bir şey: uyanıkken rüya görme hali gibi.

dost diyoruz ki benim her zaman en sevdiğim klasik romancılardan olmuştur. Özellikle Cinler (Ecinniler) ve Karamazov Kardeşler sadece basit bir roman değil, içerisinde çok derin felsefe barındıran yapıtlar. Hani söylemiştim ya çok fazla roman okumuyorum diye. Gerçekten de öyle ben daha çok popüler bilim ve az çok felsefe meraklısıyım. Ama kurgu olmadan insan hayal gücünü, zihnini, belleğini geleceğe taşıyamaz. Bundan kesinlikle eminim. Hani bilim “Okuduğum Ve Belleğimde Yer Eden Bilim Kurgu Klasikleri” adlı bir gönderim vardı orada da az çok böyle şeyler söylemiştim.

Bir şey önce insanın zihninde hayal gücünde belirir, daha sonra insan hayal gücünün peşinde koşar, onu gerçekleştirmek ister. Bilimkurgu ya da genel olarak kurgu diyim ben buna tüm romanları kastederek insanın kendi belleğinin de ötesine çıkması. Belki de görünmeyen aramasıdır. İnsan belki de sadece algıladıkları gördükleri ile var oluyor. Gerçekten de insanı var eden aslında izlenimleri, alışkanlıkları. Benim dediğimiz şey belleğimize biriken anlardan, anılardan başka bir şey değil. Dış dünya büyük ölçüde beynimizde, zihnimizde oluşuyor. Ve zihnimiz bazen görünenin de ötesine geçmek istiyor, görünenin de ötesinde ulaşılamayan gerçekliği de hayal ediyor. Bu konuyu çok fazla uzatmak istemiyorum şurada “Şiir ve Kozmos: Yazmak İnsan Olmanın Sınırlarını Zorlamak Demektir” adlı kısacık yazımda aslında çok daha fazlasını söyledim.

📚 Küratör önerim: Daha fazla kitap ve zihinsel yolculuk

Okuduğum Dosotyevski Romanları

Şimdi Dostoyevski romanlarına geçmek istiyorum. Okuduğum, deneyimlediğim ve bana çok keyifli anlar yaşatan, bazen günlerce üzerinde çalıştığım o harika kitaplarla bir dalış yapmak istiyorum. Sonuçta yaşam izlenimlerimizden, deneyimlerimizden. Deneyimlerimizin ötesine geçemiyoruz. Önemli olan da ne biliyor musunuz yaşama güzel anılar katmak. Bazen güzel şeyleri okuyup bitirdiğiniz zaman o anın tadı damağımda kalıyor. İşte ben de bu yapıtları ilk okuduğum zamanki o zevk o edebi huşu hali hâlâ zihnimin bir köşesinde ilk günkü gibi duruyor. Ve ben de bu deneyimimi paylaşmak istedim. İnsan olmak, ya da insan kalmak galiba tam olarak bu: yazmak. Ayrıca buradaki amacım size okuduğum kitaplar hakkında geniş bir özet sunmak ya da inceleme yapmak değil sadece bu deneyimlerimi yazmak istiyorum. Bir nevi dijital bir arşiv, zihnimin yansıması gibi… önemli olan yukarıda söylediğim gibi yaşımı bıraktığımız deneyimler ve güzel anlar değil mi işte bu kitaplar da onlardan.

Bunlar benim zihnimde kalanlar. Zihinsel gelişimimin bir parçası olarak kabul ettiğim yapıtlar bunlar. Yıllar önce ilk okuduğumda “ne diyor bu adam” demiştim. Ama yıllar sonra tekrar okuduğumda zihinsel gelişimi de izledim. Bunların hepsi benim zihinsel gelişimimin izleri. Okudum, izledim, yazdım ve geliştim. İnancım, yaşam görüşüm her şey zamanla değişime uğradı…

Bu yazı bir Dostoyevski incelemesi değil. Okuduğum romanların bende bıraktığı izleri, yıllar içinde değişen düşüncelerimi ve bu kitapların zihinsel yolculuğumdaki yerini anlatan kişisel bir dijital arşiv, “zihinsel bir kürasyon.”


Karamazov Kardeşler
Karamazov Kardeşler – Dostoyevski

Karamazov Kardeşler

Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin son romanıdır. Ölmeden hemen önce yazdığı 1000 sayfalık devasa bir baş yapıt. Roman benim için dünya klasiklerinin dört büyük kutsal kitabından biridir. Yıllar önce (yaklaşık 10 yıl) kitabı ilk okuduğumda galiba zihinsel aydınlanmamı gerçekleştiremediğinden roman diyalogları beni sıkmıştı. İtiraf etmeliyim ki son 10 yılda daha realist ve analitik düşünmeyi az çok öğrendiğim için romanı 2. okumamda edebi haz yaşadığımı söyleyebilirim. Daha önce de yazdığım gibi roman dediğimiz şeyin bir felsefesi olmalı. İçinde düşünce, eleştiri olmalı. Yaşamı ve insanı irdelemeli. Hayallerin sınırını zorlamalı.

Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin yazdığı son romandır demiştim biliyorum, İlk romanı da İnsancıklar’dır. Bu başyapıtta ilk bakışta Üç kardeş ve adı çıkmış bir baba var. Karamazovlar şehvetli, dürüst olmayan, sahtekar, güvensiz insanlar olarak bilinir. Ortalama 1000 sayfalık bir roman olsa da ben romanı birbirine bağlı dört romanmış gibi okudum. Yıllar önce romanı okumuştum ama aklımda hiç bir şey kalmamıştı. Tekrar okuduğumda romandaki, din, inanç, Hristiyanlık, adalet, suç, hukuk; insanlık, varoluş konularındaki felsefi diyaloglara adeta tutuldum.

Romanın konusu için aşk, baba cinayeti demek yanlış olur. Kardeşler Dmitri (Mitya), İvan, Aleksey yani Alyoşa’dır. Baba Fyodor Pavloviç Karamazov’dur. Her karakter aslında bir felsefeyi, bir yaşamı temsil ediyor. Staretz Zosima’nın üzerinden yapılan din, inanç, ahlak, iman ve bağlılık felsefi tartışmaları metnin değerini bize gösteriyor. Özellikle “Büyük Engizisyoncu” bölümü beni benden almıştı. O anlatım karşısında saygıyla eğilmiştim ve defalarca okumuştum o bölümü.

Yaşamın, insanın hayvansı ve insani yönünün; inançların; kadın erkek ilişkilerinin; aile bağlarının; dinin; insanın varlığının; boş inançların eleştirisini okumak zevkliydi. Sonra anladım ki 19 yüzyıldan günümüze değişen aslında hiçbir şey yokmuş. 1038 sayfalık Karamazov Kardeşler’i bitirmek de zordu.


Dostoyevski Romanları
Cinler (Ecinniler)

Cinler

Kitabın adı Ecinniler olarak çevrilse de aslında bu ifade yanlıştır. “Ecinn” çoğul ifadesidir ve sonuna bir de “ler” takısı getirilmiş. Roman ilk olarak bu şekilde tercüme edildiğinden diğer çeviriler de bu şekilde devam etmiş. “Cinler” olarak da çevirisi yapılan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski başyapıtlarındandır. Kitabın bazı bölümleri özellikle inanç ve dağı oynatmak anlatımları Karamazov Kardeşler’deki uzun tartışmaları hatırlattı. 

Aşağıda da yazacağım gibi kitapta tam bir karakter karmaşası var. Fakat roman ilerledikçe aslında hiç de öyle “karmaşa” olmadığını anladım.. Okuması ilk 300 sayfa için biraz karmaşık olsa da sonradan kitabın akıcılığına ve olayların ilerlemesine şaşırmıştım.

Ecinniler, Rusya’nın siyasi karışıklıklarını, nihilizm, ateizm, sosyalizm ve işçi ayaklanmalarını konu ediyor. Karakterler, dindar, nihilist, sosyalist, ateist kişilerdir. Avrupa’da bastırdıkları bildirileri gizlice Rusya’ya getiriler. Dönemin diğer romanlarında olduğu gibi Cinler’de de Fransa ve Almanya gibi Avrupa ülkeleri sosyete ve Rus burjuvası için önemlidir. 

Ezilen ve fakirleşen işçi sınıfı, kölelik sisteminin ve dere beyliklerin dağıtılması, iç karışıklıklar, sosyalizm ve adalet arayışları romanın konuları arasında. Özellikle nihilizm ve ateizm üzerine romanda çok duruluyor. Romandaki felsefi konuşmalar dini, evren, dünya düzeni, inançlar, ekonomik sistemler üzerine. Gerçekten de bu felsefi konuşmalar romanı çok değerli ve eşsiz bir metin haline getiriyor.

Roman kişilerini anlamak için romandan en az bir 300 sayfa okumak gerekiyor. Roman kişilerinin ilişkileri ve karakterleri, akrabalık ilişkilerinin anlatıldığı sayfalar çok kapalı olduğu için kişileri not tutmakta fayda var. Ben de burada kişileri yazacağım. Roman Stephan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın tanışmaları ve aynı evde yaşamalarını anlatarak başlıyor. Daha sonra romanda ikilinin çocukları ve arkadaşları dahil olur. Ailevi ilişkilerinin yanı sıra siyasi karışıklıklar ve devrim için yaptıkları çalışmalar ile roman devam eder.

Roman ilk olarak Varvara Petrovna Stavrogina ve Stepan Trofimoviç Verhovenski ile başlar demiştim. İlk başlarda aile ilişkileri, evlenmeler üzerine anlatılar yer alır. Roman asıl olarak yaklaşmakta olan bir sosyalist devrim ve devrimci beş arkadaş üzerine odaklanır. Pyotr (Petruşa) Stepanoviç VerhovenskiNikolay Vsevolodoviç Stavroginİvan şatovAleksey Niliç Kirilov inandıkları devrim için bildiriler basarlar, dağıtırlar. Hapishane kaçağı Fedka da aralarına katılır.

Romanda çok iyi ikili felsefi konuşmalar yer alıyor. Bunlar din, inanç, siyaset üzerine çok iyi diyaloglar. Dostoyevskinin felsefi gücünü bu diyaloglarda hissettim. Bütün bu tartışmalar arasında bir cinayet işlenir. Beş’li devrimciler aralarındaki haini tespit etmek için çabalarlar. Bunun sonucunda Pyotr Stepanoviç iki arkadaşını hem de Fedka’yı öldürecektir. Romanın ayrıntılı özetini çıkarıp okur için sürpriz bozmak istemiyorum. Roman içindeki karşılıklı konuşmalar olsun, konusu, olay örgüsü olsun, dönemin ruhunu yansıtmak açısından olsun tam bir başyapıttır. Edebiyat harikasıdır.

Bu alıntı ie bitiriyorum: “Her şey bütün bu cinayetler, devrim için yapılan her şey aslında cinlerin işi olmalıdır. Aklı başından gitmiş olan bu insanlar bu kadar kötülüğü birbirlerine başka nasıl yapabilirlerdi ki!”


Dostoyevski Romanları
Suç ve Ceza – Dostoyevski

Suç ve Ceza

Şüphesiz ki dünya edebiyatının devleri arasındaki Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin muhteşem romanıdır. Roman yazmak dediğin işte böyle olur, denilecek bir anlatıma sahip başyapıt. Belki de Dostoyevski denilince ilk anımsayacağımız ve ilk okuyacağımız yapıt bu olurdu.

Yukarıda yazdım biliyorum tekrara düşecek ama tekrarlamak zorunda hissediyorun: Dostoyevski Sendromu adlı bir inceleme yazım vardı. Dehalar ve yazarlar bu hayal gücünü, anlatım şeklini; konuları zihinlerinde nasıl oluşturuyorlar? Araştırmalar aslında bu insanların beyinlerinin belirli bölgelerinin farklı gelişim gösterdiğini ortaya çıkarmış. Suç ve Ceza dünya klasikleri arasında zirvede. Karakterler, psikolojik analizler, insanın etik duyguları, toplumsal etişsizlik derken 21. yüzyılda bile aynı sorunları tartışıyoruz. Bu nedenle dünya klasiklerini defalarca okumak bıktırmıyor. Benim için yaşarken deneyimlenebilecek en iyi anlardandı.

Suç ve Ceza, romanının başkişisi Raskolnikov’un işlediği cinayet ve cinayetin sebepleri üzerine yazılmış bir roman. Toplum, adalet, fakirlik, sosyal sınıflar arasındaki uçurum çok iyi konu ediliyor. Romanı 10 yıl sonra tekrar okuduğumda, ilk okumamın ne kadar yüzeysel olduğunu anladım. O zamanlar romanın bıraktığı etki ikinci okumam kadar değildi. Rakolnikov, tefeci kadını bir bit olarak görür. Halkı sömüren, soyan bit gibidir bu tür insanlar. Raskolnikov, yazdığı bir makalede suç işleme özgürlüğü olan insanlardan bahseder ve kendini de suç işleme özgürlüğü olan insanlar sınıfına yerleştirir. Bazen bir cinayet binlerce insanın yaşamını kurtarabilir.

Günümüzde Rakolnikov’un bu ruh halini ve paranoyasını siyasette, katı inançlarda, toplumsal olarak ötekileştiğimiz alanlarda, teknoloji ve AI şirketlerinin bakış açılarında çok net görüyorum. Romanı ilk okuduğumda ‘bu bir kurgu’ diyip geçsem de sonraki okumalarımda 19. yüzyıldan günümüze pek bir şeyin değişmediğini gördüm.

Raskolnikov’un Makalesi

Suç işlerken akıl ve iradenin tutulduğu dolayısıyla suçlunun hastalıklı bir hale tutulduğunu savunan raskolnikov bu irade tutukluğunun sebebinin suç işleme dürtüsünün kendisi mi olduğunu yoksa irade tutulduğu için mi suç işlendiğini tartışıyor. Hastalık mı suçu doğuran etkendi yoksa suç kendi şekline uygun bir hastalık mı üretiyordu? Raskolnikov işlediğinin suç olmadığını tam aksine topluma bir hizmet olduğunu düşünüyordu. Bu noktada Dostoyevski öyle bir karakter tasarlamış ki günümüzde bile bu karakteri hissedebiliyoruz.

Makalesindeki en ilginç örneklerden biri de Muhammet ve Napolyon gibi insanların her suçu işlemeye hakları olan insanlardandı. Onların  cinayetlerini insanlar adeta ödüllendirmişti. Adlarını yaşatmak için insanlar ellerinden geleni yapmışlardı. Olağanüstü olarak adlandırılan bu insanlar toplum için, kanunlar için kan dökmüşlerdir. Ama onlara hiç bir zaman katil denilmemiştir. Raskolnikov da işte böyle bir amaç için tefeci kadını öldürmüştür.

Günümüzde de çoğu insan inancının en üstün olduğunu düşünerek bir diğerini aşağı görüp, yaşam alanını yok etmeye çalışmıyor mu? Siyasiler politik idealleri uğruna kanun ve yasalarla her türlü kötülüğü, kendilerinden olmayanlara müstahak gör mıyor mu? Raskolnikov aslında 21. yüzyılın yarısına ilerlerken hâlâ aramızda geziniyor. Elinde bir balta yok, daha çağdaş yöntemleri var. Bu romanı okumak gerçekten de benim zihnimi yüzyıllar arası bir zaman yolculuğuna ve insanın bilincinsen diğer insanların bilincine bir yolculuğa çıkardı.

Raskolnikov’u itirafa zorlayan şey ise kardeşi, sevgilisi ve annesinin düşünceleridir. Yaptığı kötülükten arınmalıdır. Bunun yolu da Hristiyanlık öğretileri  tövbe etmek ve tabii ki suçunu itiraf etmektir. Çekeceği ceza ile ruhu ancak temizlenecektir. Suçun işlenmesinde kendini haklı çıkaracak, halk için, doğruluk için, işlediği cinayetin sonrasını düşünmemiştir. Raskolnikov cinayeti dergide yayınlanan makalesindeki tezini ispatlamak ve kendinin bir bit mi yoksa suç işleme özgürlüğü olan birimi olduğunu test etmek içindir. Amaçlanan şey iyi ise cinayet işlenebilir.

Ben romandan bu anlamı da çıkardım: Pratikte bozulmuş bir bilinci ne ceza ne de inanç kurtarabilir. Çünkü siyasetin bozulduğu, politik çıkarların ülke çıkarlarının üstüne geçtiği; toplumsal adaletin bozulduğu; üstünlerin kendini haklı gördüğü bir düzen yüzlerce belki de on binlerce Raskolnikov üretiyor. Bu yorumu da romanı son okuduğumda yapmıştım. Suçu tek başına işlememişti bu kesindi. Günümüzde de insanı ekonomik ve kişisel çıkmazları ile tek başın bırakan bir dünya düzeninin içindeyiz. Okul cinayetlerinden tutun da kadına, çocuklara, LGBT bireylere, farklı dinden inançtan olanlar yapılan Raskolnikov benzeri suçların sorumlusu aslında devlet ile halkın çoklu sesi arasındaki kopukluk olsa gerek. Çünkü suçu eyleme dökmeden engellemek çok da zor olmamalı. Eğitim, gözetim ve dengeli bir siyaset-halk ilişkisi çoğunu çözer. Suç ve Ceza’yı okurken zihnimden benzer onlarca düşünce geçti. Benim için çok iyi bir deneyimdi. İyi ki yaşamımızda güzel kitaplar var.


Dostoyevski Romanları
Yeraltından Notlar

Yeraltından Notlar

Yeraltından notlar Foyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin ilk okuduğum kitaplarındandı nedeni ise çok basit: fazla sayfalı değildi, ince bir kitaptı. Fakat okudukça beni kendine çekti durdu. Özellikle romandaki “aşağılanmanın zevkleri” bir insanın kendini, kendi bilincine hapsetmesi ilk okumada pek aklıma girmedi. Yıllar sonra ikinci okumam da roman zihnimde çok iyi bir iz bıraktı. Özellikle ilk bölüm…

Romanda kendini sürekli aşağılayan, yaşamdan soyutlamış romanın başkahramanın direnişini okurken “40 yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır” satırları yaşamdan soyutlanmış, karın tokluğundan başka amacı kalmamış biri için ideal kelimeler. Ama gerçekten de az ya da çok yaşamak neyi ifade ediyor ki! Dünyada kurduğumuz düzen, insan merkezli yaşam, kendimizi her şeyin efendisi sanmamız neyi değiştiriyor ki! Ahmet Rasim (Gecelerim ve Falaka’da olsa gerek) çocuklarına bakıp dünyaya kendisi gibi sıkıntı çekecek varlıkların gelmesine sebep olduğu için duyduğu pişmanlık satırları da yaşamın aslında hepimiz için bir yer altı olduğunu gösteriyor.

Yaşamı inançlarımızın ütopik kurguları ile bizi sömüren adam yerine koymayan yönetim sistemlerinin içinde geçirip; zamanı gelince de ölüp tarih oluyoruz. Varoluştan çekilince artık “geride kalan” diye bir şeyden de söz etmek olanaksız oluyor. Yaşarken insan onuruna yakışır yaşamalıyız.

Yaşamın gerçekliklerini anlamaya çalışmak yerine kendimizi avutuyoruz bu kesin. İnsan yaşamın ve evrenin daha ne için var olduğunu bile çözemedi ve binlerce yıl da buna hiç istekli olmadı. Bir gün yaşamın gerçekliği gün yüzüne çıkacak elbette. Evrenin bir gün ısı ölümü gerçekleşecek, soğuyacak ve tamamen sonsuz kadar geniş bir mezara dönüşecek. Bizler ise yaşamdayken zaten yaşamı soğuk bir mezara çeviriyoruz.

Aslında 21. Yüzyıl insanı da yeraltı adamı. Ekonominin battığı, yöneticilerin siyasi hırs peşine düştüğü ve insanların birbirini “öteki” olarak gördüğü bir dünyada gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dostlarımız ise kuru kalabalıktan başka bir işe yaramıyor. Burada romanı özetlemek amacında değilim. Sadece şunu söylemeliyim ki hepimiz yeraltı adamı olduk. Dünya insanı aşağılanmanın zevklerini yaşıyor. Çünkü siyasette en çok canını yakanı seçiyor. Sosyal medyada linç edilmekten, sırf etkileşim almak için, haz alır haldeyiz… Biz yeraltındayız. X, Instagram, dijital aboneliklerimiz, belki de YZ bile bizim yeraltımız.

Romanı okuduğumda aklıma bunlar gelmişti. Bu da benim zihinsel deneyimlerim.


Dostoyevski Romanları
Ölüler Evinden Anılar

Ölüler Evinden Anılar

Ölüler Evinden Anılar, Ya da başka bir adla Ölü Bir Evden Hatıralar, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin okuduğum yapıtlarından. Benim yine tekrar okuduğum kitaplar arasında. Neredeyse okuduğum tüm Rus klasiklerini tekrar okuyorum. Çok uzun zaman önce okumuştum, açıkçası o zamanlar okuduklarımdan bir şey anladığım da söylenemez. Ama güzel günlerdi, dünya klasiklerine daha yeni başlamıştım, hangi yayıncıdan hangi çeviriden okuyayım derken değişik çevirileri karşılaştırarak okumuştum. Güzel bir deneyimdi. İnsan olarak belleğimi aydınlık tutacak bilgiye ihtiyacım var. Belki birgün belleğimdeki bilgilerle bilincim uzay zamandan silinip gidecek ama yaşarken bu deneyimler insana ayrı bir bilinç boyutu veriyor.

Ölüler Evinden Anılar

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski devlet yönetimini yıkmak için düzenlenen bir komploda parmağı olduğu gerekçesi ile tutuklanır. 1849 yılında aylarca hapiste yatar. Diğer komplocularla birlikte kurşuna dizilerek idam edileceği sırada Çar tarafından affedildikleri haberi gelir. Ölümün eşiğinden dönmüştür henüz 28 yaşındadır. Fakat kürek cezası için Sibirya’ya gönderilir ve toplamda 10 yıl hapis hayatı yaşar. Bu cezayı çeşitli yerlerde geçirir. Daha sonra da ünlü romanlarını yazmaya başlar. Ölüler Evinden Anılar’ı 1862 yılında yazar. Bu roman aslında yazarın hapishane günlerini anlatır. Kürek cezası ile mahkum edildiği günleri anlatır.

Sibirya’nın gözden uzak kasabasının tanımı, tasviri, insanların cana yakın olmaları iyilik severlikleriyle anlatılır. Rus adalet sistemi fena halde eleştirilir. Zorunlu çalışma ve kürek cezasının, özellikle rütbeli askerlerin alınlarının mühürlenmesi gibi cezaların insancıl olmadığından bahsedilir. Özellikle hücre cezası ve kırbaç cezaları mahkumları ıslah etmez onları daha da azdırır ve hapisten çıkınca yine aynı suçları işlerler.

Cezaevi ölüler evi gibidir. Burada yaşam zordur. Her şey paradır. Birbirine acımazsızca davranan mahkumlar her türlü kötülüğü yaparlar. Votka kaçakçılığı başta olmaz üzere her şey vardır. Parayı veren dışarıya bile çıkabilir. Soylu mahkumlar hiç sevilmez sürekli taciz edilir, aşağılanır hatta dayak atılır. Hastane mahkumlar için bir dinlenme yeridir. Yalandan hasta numarası yaparak hastaneye gitmeye can atarlar. Hastane de aslında çok iyi bi yer değildir. Özellikle cellatlar aşağılık birer yaratık olarak tanımlanır. Bu cellatlar her türlü rüşveti alırlar. İnfazı çabuk ve hızlı yapacaklarına söz verip tonla para alırlar. Para almazlarsa acılı ve yavaş bir infazda bulunurlar.

Ölüler Evinden Anılar için bir özet çıkarmak mümkün mü bilmiyorum. Romanın anlatıcısı Sibirya’nın ücra bir kasabasında 10 yıl kürek cezası çekmiş eski bir öğretmenin notlarını bulur. Ara sıra yanına uğradığı Aleksandr Petroviç adlı öğretmen ölür ve geriye kalan kağıt tomarları arasında Ölüler Evinden Sahneler adını verdiği sürgün notlarını bulur ve bu notları okuyucu ile paylaşır.

romanı okurken aklıma hep şu soru geldi: insanı insan olmaktan çıkartan nedir? Tek başına insanlığın genetik yatkınlığı ile galiba çoğu şeyi açıklayamıyoruz. Yaşadığımız çevrede bizim için çok önemli. İnsanın, siyasi entrikalar içinde bulunan devlet ile buna bağlı olarak toplumla bağlantısı kesildiği zaman otomatik olarak kendi zihniyle de bağlantısı kesiliyor. Bilmiyorum aklımda bir anda bu bağlantı geldi Hegel için birey, sivil toplum, devlet ve benzeri kurum ve kuruluşlar bir bütündür ya insan devlet içinde var olabilmesi için. Şöyle düşündüğümde gerçekten de öyle var olacaksak bir bütün olarak var olacağız. Ben suça biraz da böyle bakıyorum. Suçu hapse atmakla, suçlulara ağır cezalar vermekle engelleyemiyoruz. Bunun altında çok farklı dinamikler yatıyor. Çok fazla uzatmak istemiyorum yeraltından notlar benim için sadece Dostoyeski’nin bir otobiyografisi değildi bunun altında daha derin felsefi SORUNLAR yatıyordu ve günümüzde de yine bir bağlantı kurabildi. Benim için iyi bir deneyimdi. Yaşımda okuduğum güzel kitaplardandı.


Dostoyevski’nin deneyimlediğim diğer kitapları

Burada bilerek “deneyimleme” ifadesini kullandım. Çünkü okumak yerine deneyimlemeyi tercih ediyorum. Gerçekten de öyle insan sadece deneyimleriyle var. Dış dünya tamamen bizim deneyimlerimizden ve belleğimizdeki örüntülerden oluşuyor. Herkesin yaşam algısı belki de içinde yaşadığı o “matrix”in kodları talep ettiklerine göre değişiyor. Yaşam yönelimlerimize göre bize gerçeklik olarak yansıyor. Burada çok fazla felsefe yapmaya gerek yok tabii ki. Amacım bu da değil. Bütün kitapların, belki de izlediğim gördüğüm ne varsa hepsinin belleğimde ayrı bir frekansa sahip izi var.

Beyaz Geceler‘de Evinden hiç çıkmayan, ninesinin kendisine çengelli iğne ile bağladığı Nastenka vardı. Bu basit bir romantizm ya da aşk öyküsü değildi. Bir kendini bulma bir keşifti. Roman karakteri aslında büyük bir keşfe çıkmıştı. Beyaz geceleri benim için çok ayrı bir yere sahiptir. Öykü’nün kurgusu karakterleri gerçekten de çok canlı. Uysal Kız, çok minik bir öykü ama Dostoyevski yane insan psikolojisinin derinlerine iniyor. Uysal kız, bir birini anlamayan karı koca ilişkilerini, insanların birbirlerinin yaşamını nasıl kolayca mahvedeceğini çok iyi özetliyor. Öyküde her iki tarafında birbirlerinden beklentileri, yaşadıkları büyük gerilim; psikolojik çıkmazları çok iyi anlatılıyor. Kısa ama gerçekten de iyi bir öyküydü.

İnsancıklar, Asıl adı “Zavallı, Yoksul İnsanlar”dır. Roman bana Beyaz Geceler’deki o gönül kırgınlığını, o ümidi hatırlattı. Dostoyevski romanlarında okuduğumuz memurların yetersiz maaşları, ağır işleri, bürokrasi burada da karşımıza çıkıyor. Özellikle odalarda yaşayan kıt kanaat geçinen insanlar bu romanda da karşımızda. Bir yanda zenginlik bir yanda da fakirlik vardır. Şehir yaşamı fakir insanlar için hiç de kolay değildir. Özellikle az maaşla çalışan bir devlet memuru için çekilmez bir yerdir. Varvara’nın çektiği sıkıntılar, köy yerinde annesiyle birlikte yoksul ve kimsesiz kalması fakirliğin yüzünü okuruna gösteriyor. Arzular, ümitler ve kırgınlıklar… gerçekten de yaşamın insanın gerçek bir kurgusu gibi… bu da güzel bir deneyimdi.

Dostoyevski’yi Bitirirken Algı ve Bilinç

Uysal Kız, Öteki, Kumarbaz, Budala da tadına baktığım Dostoyevski yapıtlarından. Bu kitapları okuduğuma gerçekten de çok çok iyi ettim. Biliyorum birazcık geç başladım. Fakat bunu dünya klasikleri bağlamında söylemiyorum okumaya başlayıp, zihnimde farklı evrenler açılan pencereleri keşfettiğimde gerçek özgürlüğü bulduğumu söyleyebilirim. Dostoyevski deneyimlerim de burada bitti.

Yaşamın son anına kadar deneyimle ve izlenimler bütünüyüz. Bilincimizde de sürekli kılık değiştiren kişiliğimizin değişik yüzlerinden başka bir şey yok. Bir algı demeti içinde varoluyoruz. Hume büyük ölçüde haklıydı. Ben de her an değiştiğimi hissediyorum. Deneyimlerimle birlikte ben de değişiyorum.

msonmez
msonmezhttps://www.mustafasonmez.com
Çılgın kalabalıkların karmaşasına katılmayan; bilim ve felsefeyi kendine yol edinmiş, kurgulanmış hiç bir inanca bağlı olmayan, kimseyi ötekileştirmeyen, insanları bir başkası ve "diğer" olarak görmeyen; her türlü ayrımdan, kavgadan, dogmadan uzak; duru düşünceyle yaşamaya çalışan biri. Belleğinde hiç bir hesaplaşma, gürültü ve beynini kemiren istilacı iç sesleri yok.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarlık ve Destek

Değişken Kürasyon