It’s a Sin (2021) 1981 yılında, dünyanın AIDS kelimesini henüz bilmediği, duyduğunda da umursamadığı bir dönemde geçiyor. Yalnızca bir hastalığın değil, bir neslin ve bir hayat tarzının inkâr edilişini anlatıyor. Bir grup genç eşcinselin Londra’da yeni bir hayat kurmaya çalışırken; aileleriyle, toplumla, korkularla ve en çok da görünmeyen bir düşmanla –HIV ile– savaşmak zorunda kalışlarını anlatıyor.
Dizi sadece bir gay aşk hikâyesi değil. Tam anlamıyla bir dönem anlatısı, bir dostluk ağıtı ve bastırılmış hayatların çarpıcı bir kaydı. Dizide LGBT topluluğu sadece homofobi ve şiddetle değil bir anda patlan veren ve ne olduğu bilinmeyen AIDS ile de verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Queer anlatıya sahip dönem dizileri arasında gerçekçi bir izletiş sizi bekliyor olacak. Unutmadan dizi 1981-1991 arasındaki 10 yıllık süreci öykülüyor. Oyunculuk performansı çok iyi.
Diziyi eklememin nedeni hem oyunculuk hem de dizideki düşünce altyapısıydı. Özellikle kalıcı bir şeyler izlemek isteyen biriyseniz, dizi belleğinizde yer edecek. Yapım kesinlikle bir coming of age ya da ilk aşk gibi “yeniyetme” temaları değil ağır ve esaslı temalara sahip.
👉 Küratör önerisi: İzlemeye değecek film ve diziler
It’s a Sin (2021) Konusu ve Özeti
Yeni Bir Hayatın Başlangıcı
Ritchie, küçük bir kasabadan Londra’ya üniversiteye gitmek için gelen, eşcinsel kimliğini ailesinden saklayan, özgür olmayı hayal eden 18 yaşında bir genç. Şehirde nefes alabildiğini hissediyor. Üniversiteye geldiğinde Ash ile tanışıyor ve hayatı değişiyor. Oyunculuk bölümüne geçmeye karar veriyor. Jill’le tanışıyor, zamanla arkadaş grubu kuruyorlar.
Aynı evde yaşamaya başlıyorlar, kendi küçük özgür LGBTQ evrenlerini oluşturuyorlar. Hayat; aşk, müzik, seks ve dansla dolup taşarken arka planda yavaş yavaş yaklaşan bir karanlık var.
Roscoe ise bambaşka bir hikâyenin kahramanı. Dindar ailesi tarafından “iyileştirilmek” üzere Nijerya’ya gönderilmek istenince evden kaçıyor, her şeyi ardında bırakıyor. Colin ise sessiz, içine kapanık, çalıştığı mağazada kendine bir yer edinmeye çalışan, farklı bir yalnızlıkta yaşayan bir genç.

AISD Salgınının Sessiz Yükselişi
İlk başta kimse ciddiye almıyor. “Uzaydan gelen hastalık”, “sadece gayleri etkileyen lanet” gibi komplo teorileri arasında AIDS yavaş yavaş yayılıyor. Ritchie, bunun tamamen bir uydurma olduğuna inanıyor. Ona göre bu virüs, ilaç şirketlerinin para kazanmak için çıkardığı bir söylenti. Yine de salgın her gün biraz daha büyüyor.
Tüm karakterler bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor. Ama toplumun ve tıbbın refleksi çok önyargılı ve acımasızdır. Hastalığın nedeninin “eşcinsellik” olduğu düşüncesi hakimdir. Ve bu “suç”un bedeli eşcinselleri adeta “avlamak” ve dışlamaktır.
Hastalığa yakalananlar sadece sağlıklarını değil, kimliklerini, anılarını, eşyalarını, adeta tüm varlıklarını da kaybediyor. Bu kısım izleyici için oldukça dramatik olacak, eminim. Aileler çocuklarını değil, utançlarını görüyorlar. Hastalıktan ölen çocuklarının eşyalarını, fotoğraflarını, geçmişlerini yok ediyorlar. Onlardan geriye hiçbir iz kalmasın istiyorlar. Tabii ki daha sonra nefret ve kinden kararan gözler ve akıl tekrar devreye girince, hastalığın heteroseksüel ya da homo seksüel farketmeksizin yayıldığı anlaşılıyor. Eşcinseller sadece “günah keçisi” olarak görüldüğü de anlaşılıyor.

Eşcinseller için En Ağır Yük: Sevgisizlik
Roscoe’nun ailesi onu bir yük gibi sırtlarından atmaya çalışırken; Ritchie, babasının sevgisizliğini, ilgisizliğini, annesinin inatla gerçeği reddetmesini seksle ve gürültülü bir hayatla unutmaya çalışıyor. Colin ise kaldığı pansiyonda yaşadığı gizli ilişkiyle adım adım yıkıma sürükleniyor. Bu gençler yalnızca virüsle değil, sevgisizlikle ve aşağılanmayla da boğuşuyorlar.
Ama tüm karanlığa rağmen Jill orada. Herkesin yükünü sırtlayan, hasta arkadaşlarını son anlarına kadar yalnız bırakmayan, toplumsal öfkeyi, ilgisizliği, ailelerin suskunluğunu yüzlerine çarpan tek gerçek kahraman o. Ve dizinin sonunda Ritchie’nin annesiyle yaptığı konuşma aslında dizinin anlatmak istediğini size verecek. Asıl ölümcül olanın virüs değil, sevgisizlik, inkar ve nefrettir.
It’s a Sin, İnceleme ve Yorum
It’s a Sin Duygularla Dolu, Unutulmaz Bir Hikâye
It’s a Sin, Olly Alexander ve Neil Patrick Harris gibi tanıdık yüzlerin olduğu bir dizi. Özellikle Olly Alexanderdiziye hareket katıyor. Dizide oyunculuk tatmin edici, gerçekçi. Dizi, dönem ruhunu tüm gerçekliğiyle hissettiren anlatımıyla uzun süre etkisinden çıkamayacağın bir hikâye sunacak. Dizi tabii ki geride bir çok sorular bırakıyor.

Bütün queer dramalarda olduğu gibi burada izleyiciye bir şeyler verilmek isteniyor. Sorunun ya da bütün kötülüklerin, eşcinsellerde ya da LGBT bireylerde olmadığını anlıyoruz. Sorun sevgisizlikte, dışlanmakta ve devamlı olarak ötekileştirilmekte. Bu dizide de ötekileştirilen ve suçlanan eşcinseller AIDS’in sorumlusu olarak görülüyor. AIDS’in, hiç bir cinsiyet rolüne, heteroseksüel ya da homo seksüellikliğe bağlı olmamasını göremiyorlar. Tek gördükleri “bir günah keçisi” bulmak.
Özellikle karakterlerin marjinalliği değil, dışlanmışlığı iyi yorumlanmalı. Sadece aileden atılma değil, istismar edilme, hakaret, şiddet de işin içine giriyor. Artık İngiltere’de LGBT+ topluluğu, siyasetin bir oyuncağı olmaktan kurtulmuş durumda. Tarihi ve dönem dizilerinin, özellikle böyle gerçeğe dayanan anlatısı olan yapımların, bir simülasyon deneyi olduğunu düşünüyorum. Yıllar önceki hataları yapıp, bu hatalardan dönen ülkeler şimdi üzerinden büyük bir toplumsal yükü atmış durumda. Ama, günümüzde LGBT+ bireyler için, geçmişte kalan uygulamaların, nefretin ve ötekileştirmenin canlandırılmaya çalışıladığını da görüyoruz. Bu tamamen siyasi bir manevra. İnsanların birbirine kin gütmesi ve her konuda ayrışması için yapılan politik bir komplodan başka bir şey değil.
Dönem dizisi olarak da izleyiciye 80’lerin siyaseti, toplumu, şehir yaşantısı da iyi yansıtılıyor. Kıyafetlerde. tam bir 80’le rhavası var. Özellikle queer müziğin başarılı kişiliklerinden biri olan Olly Alexander’ın performansı da izlemeye değer.
It’s a Sin (2021) Dizi Bilgileri
“It’s a Sin”, Toplamda 5 bölümden oluşan dizi, 1981–1991 yılları arasını kapsıyor ve HIV/AIDS krizinin toplum üzerindeki yıkıcı etkisini bireylerin kişisel hikâyeleri üzerinden öykülüyor. Dizi sadece bir dram değil, dönemin ruhunu da çok iyi anlatıyor. Sert gerçeklik içeren bir dizi. İzleyici olarak








