Hatıralar, Vedalar ve Geride Kalanlar 😢

Hatıralar, Vedalar ve Geride Kalanlar 😢

Hatıralar
Hatıralar... Vedalarla, ölümlerle, sevinçlerle, hüzünlerle doludur... Bir gün gelir ki bütün hatıralarımızı alıp ansızın gideriz bu dünyadan...  Yaşanmışlıklar, içimizde kalanlar... Bazen anlatamayacağımızdan fazlasını yaşarız. Hatıralarımda 3D gerçeklik gözlüğü ile bütün canlılığı ile eski evimiz ve 23.-24. sokak canlanır. Bazen bir 3D çizim yazılımında nasıl çizilen nesneleri cevirirsek onun gibi her bir anıyı; her mekanı üç boyutlu bir düzlemde değişik açılardan izlerim. Her anımsama farklı bir yerden olur. Bazen bahçe duvarındaki arı yuvasından bahçeyi izlerim, bir arı gibi havaya yükselerek kuş bakışı bakarım... Aslında anılar kafamın içinde sürekli döner... Zaten kendi çapımda yazdıklarım da bir nevi yaşama bıraktığım kayıtlar gibi.  
Bu yazıda kısaca hatıralardan bahsettim bu yazıyı aslında  ve bir kalp krizi sonunda aniden aramızdan ayrılan babamın anısına yazdım.
Biliyorum bu uzun yazıyı hiç kimse okumayacak. Anlıyorum sizi... 😢

Sarı Boyalı Ev

Çocukluk anılarım, uzun bahçeli sarı boyalı evimiz düşüncerimin ve rüyalarımın devamlı konularıdır. Uzun ve dar bir bahçeden geçerken sağ tarafta yüksek bir duvar solda "öbür ev" dediğimiz bahçenin içindeki misafir ağırladığımız ev bulunurdu. Öbür ev uzunlamasına bir yapıydı, yapının odalarının kapıları hep birbirine açılırdı. Bu nedenle kullanmazdık. Bahçe zaten koridor gibiydi, bahçe kapısının sağında evin ilk penceresi, kapısı, pencere, diğer pencere çeklinde devam ederdi. Sağdaki duvarın altında 30 santimlik bir yüksekliğin üzerinden uzanan çıplak su boruları her kış bize farklı maceralar yaşatırdı. Su tesisatının neden toprak altına alınmadığını da hep merak ederdim. Su tesisatı bahçe boyunca bize eşlik derdi. Bizim kırmızı halımız da metal su tesisatıydı.

Biraz daha ilerleyince geniş kare şeklinde bir bahçe bahçenin tam karşısında iki katlı yine sarı boyalı bizim ikamet ettihimiz ev bulunurdu. Dar uzun bahçenin bittiği yerde solda bahçe mutfağı ve mutfak penceresini kurna vardı. Yazın sıcaklarda kurnadaki musluğa ağzımızı dayayıp kana kana su içerdik. Daha olmadı hemen soyunup kurnanın içine girer ve ferahlardık. Hemen karşısında ufacık bir bostan vardı. Annem küçük toprak yere maydanoz, yer elması, soğan, tere yetiştirirdi. Daha sonra sarmaşık ve fasulye ekmiştik. Babam bostanı sık sık düzenler ve kedilerin tabanında tabii ki yağmurdan korumak için çeşitli önlemler alırdı. Mutfağın yanında  basket potası vardı, basket atışları yapardık. Misket oynamayan çocuk -gercekten- çocukluğunu yaşamamış demektir ve biz de bahçemizde üç erkek kardeş misket de oynardık. Yazın eğlencesi hortumu takip yıkanmaktı. Tazyikli suyu kırbaç gibi vücudumuza vurup, deli ğibi hoplayarak "aaaaa soğuuuk, üşüdüüüüüüm, aaaaaaaaaaaaaa, uuuuuuuuu, oooooooo, haaaaaa, kırbaçla beniiii" gibi sesler çıkarırdık. 

Yaramazlık mı dedi biri?

Çok yaramazdım dedim ya aslında yaramaz kelimesi beni asla ve asla anlatamaz. Tam bir baş belası "piç kurusu" dedikleri tiplemeye uyuyordum. İşte bir gün kapı zillerine basıp basıp kaçtığımız bir yaramazlık anında herkes sağa-sola kaçışırken ben manyak gibi eve kaçtım. Uzun bahçenin diğer ucundayım. Adam kapıda "gel bir şey yapmayacağım" diyor ben "bana ne gelmem" diyorum babam da pencereden görmüş. Hemen geldi... Sonunu pek hatırlamıyorum ya tam teşekküllü bir dayak yedim ya da bir şey olmadı... En çok sevdiğim şey birileri ile dalaşmak gücümün yettiği çocuklara dayak atmaktı. H'yi çok döverdim. O da az adi değildi. Bununla bir güzel kavga ederdik ve bir güzel sopamı yerdi. Sonuç olarak onun ağlaya-zırlaya benim de gülerek eve gitmem gerekse de H o kadar inatçı bir fırlamaydı ki bana yapışır atletimi, kazağımı çekiştirip dururdu. Vücuduma yapışmış bir sülük gibi olurdu. Yalvarırdım oğlum artık bırak, dayak yedin işte yapışma bana, derdim. Ama dinlemezdi, elini ısırır, tükürürdüm bana mısın demezdi... Çok atletimi, tişörtümü yırtmıştı... Hele bir de elime geçenleri bahçeden sokağa fırlatmam var ki! Bir gün kocaman odun parçasını sokağa fırlattığım gibi komşumuz olan hamile kadının ayağına isabet etmesin mi? Kadın bağırarak yerlerde sürünürken herkes kocaman odun parçasının nereden geldiğini merak etmişti. Bizimkiler durumu biliyordu. İyi bir azar yemiştim...

İlk okula yazılmam da olaylıydı. Kimse beni okula götüremiyordu. Ağlaya zırlaya, zorla... Çünkü okuldaki ortamı, dersleri özellikle öğretmenlerin anlattıklarını sevmiyordum. Bana zorbalık olarak geliyordu... Okulun düzeni, disiplini, mantığı bana o kadar saçma ve sıkıcı geliyordu ki anlatamam. İnsan okula giderrek nasıl kendini geliştirebilirdi ki! Saçma sapan bir yerdi... Bir gün okuldan kaçtım... Bu benim 1 yıl geriye götürmüştü. Okuldan teneffüste kaçıp koşarak eve gitmiştim. Elimde çantamı bir çocuk "niye çantanı aldın, daha 3 ders var" demişti. Çocuğa büyük bir ciddiyetle 'susssss bizim sınıfta çok hırsız var' demiştim. Elimle işaret ederek "bak sınıfın şu tarafı hırsız, o nedenle çantamı yanıma aldım" deyip tabanları yağladım. Mahelleden biri beni görüp cırtlak bir sesle "ne o lan okuldan mı kaçtın" demişti. Sonunu hatırlamıyorum. Ya iyi bir dayak yedim ya da babam "eşoğlu eşek adam olmaz" deyip kendi halime bıraktı beni. Hahaha:) Bazen de ben önde babam arkada okula kadar koşarak giderdim.

Bir de komşunun küçük çocuğunu lağım çukuruna düşürmem vardı ki! Nasıl bir adiliktir benimki anlatamam. Şimdi bunu da anlatayım bari, çok uzattım ama mazur gör beni... M ve kardeşi S durmadan "Piç Mustafa abi" diyor. Bak S ya da M ne olur bana böyle demeyin. Bana Mustafa deyin, abi deyin, hatta piç deyin ama "piç Mustafa abi demeyin" Bir gün M kapılarının önünde duruyor işte bana da fırsat doğdu. M'ye bir tokat attım. Tokat attığım gibi çocuk en az 2 metre derinliğindeki içi dolu lağım çukuruna düşmez mi? Su içinde kayboldu. Kortum, çocuk boğulacak. Hemen lağım çukurunun dibine uzanıp eiki elimle çocuğu çıkardım. Çocuk ağlıyor, annesi geldi o ağlamaya bir dayak da o attı. Ben süt dökmüş kedi gibiyim. Neyse ertesi gün M ile babası E karşıdan geliyorlar. Boku yedim, bu adam beni kesin şimdi ... eder dedim. M babasına döndü benim kalbim güm güm, ayaklarım kaçmaya hazır, kaslarıma kan hücum etti, adrenalin yükü de tamam. M: "baba biliyor musun Ben dün lağıma düştüm Mustafa abi kurtardı" dedi. Ben bir yandan pis pis gülerken diğer yandan da alnımın terini siliyordum. Yaramazlık, kavga, her türlü piçlik bendeydi... 

Bahçeli evlerde kesinlikle meyve ağaçları bulunurdu. Meyve ağacı olmayan bahçeli evlere çok az rastlanırdı. Elma, kayısı, erik, armut, vişne, kiraz ağaçları hemen hemen her bahçe de bulunurdu. Yazın bahçelere dalardık. karşı komşumuzun ağaçları bana emanet ederdi. "Sen ağaçlarımdan meyve koparmazsın sana güveniyorum" dese de muhterem komşumuz ben akşam olunca ağaca dalardım. Arkadaşları da çağırırdım. Bu cimri komşu bunu hakediyordu. Ne vardı yani birkaç kayısı ve kiraz koparsak da yesek... Eeee sevgili dostlarım yaşamın bir cilvesi komşunun o meyvelerini koparıp yemeye kıyamadığı ağaçlarını, uğrunda bizi üzdüğü ağaçlarını iş makineleri yerle bir etti. Şimdi yerinde yeller değil kocaman bir bir yapı var. Ah komşu teyze ah! Bak gözün gibi sakladığım ağaçlar sana da yâr olmadı bize de ve ne vardı az daha hoşgörülü olsaydın... Ama yine de güzel insanlardı. Evimizin anahtarını, canımızı emanet ederdik.


Zaman: Duvara Yazılan bir not

Zaman... Çocukken beni hayrete bırakırdı. 8 yaşımdayken başlamıştım zamanın ne olduğunu merak etmeye. Neden geçiyordu. Zamanda yolculuk neden yapılamıyordu... Dr. Brown bildiğim tek zaman yolcusuydu. Zamanda yolculuk konulu filmleri ve kitapları çok sonraları keşfettim. Sonra insanlar neden dünyada vardı. 10 yaşımda kendime Allah var mı? Diye sormuştum. Neden böyle bir dünya ve insanlık düzeni var? Sorularının cevabını bilmiyordum. Bir yaratıcı olması bana çok saçma geliyordu ve yaşım 10'du... Niye vardı ki! Sonra neden böyle bir düzen vardı. Ne gereği vardı ki! Kısa yoldan bizi yaratıp sonsuza dek yaşatabilirdi. Bu oyunun amacı neydi? Din adamları ya eksik biliyorlardı ya da yalan söylüyorlardı. Bu tuhaf yaşam ve dinler de neyin nesiydi. Tabii ki 10 yaşında bu soruların cevabını bilmiyordum. Sonraları okudukça sorularım daha da çoğaldı. Fakat, iyi kötü 10 yaşındayken kendime sorduğum soruların cevabını buldum. Bazı soruların cevabını ise insanlar, ünlü filozoflar binlerce yıldır sorup durmuşlar zaten... 

Bu felsefi sorular küçük bir çocuğun aklını kurcalarken zamanı not alma hobimdi. Uzun ve dar bahçeden ilerlerken sol taraftaki sarı boyalı evimizin duvarlarına özellikle pencere kenarlarına bakan biri benim aylık olarak not ettiğim zaman damgalarını görebilirdi. 2 katlı evimizin üst kata çıkan ahşap merdivenlerinin altı, odunluğun tavanı... Kısacası her yere zamanı damgalar, zaman boyutunu imzalardım... Annemle babamın kavga edip birbirlerine küstükleri tarih ve karşısında da barıştıkları tarih... 6 ay sonra ya da 1 yıl sonra tarihlere bakıp hayretler bu yazıları 1 yıl önce ben mi yazdım? Derdim. Vay be! Derdim. Zaman denilen şey ne kadar güzemli, der şaşırırdım. Keşke zamanda yolculuk yapsam, derdim.

Müzik ve Gizemli Radyo Sinyalleri


Müzik benim için o kadar önemliydi ki anlatamam. Özellikle TRT Radyo 3 favorimdi. Hâlâ TRT3 dinlediğim radyolar arasında. TRT Radyo 3'te klasik müzik kuşağını çok severdim. Her bir klasik müzik yapıtı beni uzay-zamanda gezintiye çıkarırdı. Kendimi kanatlanıp uçuyor sanırdım. Müziğin hızlandığı yerde ben de ayağa kalkar sanki devasa bir orkestrayı yönetir gibi ellerimle deli gibi işaretler yapardım. Karşımda hayali bir orkestra ve yaylı, üflemeli çalgılar; davul... Ve radyoda çalan müziği yöneten de bendim... Gece sabaha kadar müzik çalardı. Şimdi de Klasik müzik, caz, New Age müzik, film müzikleri ve eski müzikleri dinliyorum. TRT Radyo 3, 88.2 frekansında şu anda radyoda açık. Radyo Voyage da diğer uğradığım frekans. İnternetten radyo dinlemem. Ben radyoyu severim. Gece sabaha kadar açıktır radyo. Hatta hiç susmaz. 24 saatte müzik 2-3 saatten fazla susmaz. Şimdi radyo dinlemeyen elinde akıllı telefonlar ile git gide yaşamdan kopan nesiller yetişiyor. Radyo dinlemek çıkacak şarkıları beklemek öyle güzel ki! Radyo sinyalleri dağda taşta her yerde çeker. Küçücük bir evde, her şeyden uzak bir yerlerde ne televizyon ne de sosyal medya bize arkadaşlık eder. Tek dostumuz ve sessizliği bozan tek şey radyodan yayılan melodilerdir. Baz istasyonuna, internete, pahalı telefonlara gerek kalmadan ufacık bir radyo alıcısı bize bir ses olur, arkadaş olur...

İlk radyom sarı renkli bir el radyosuydu. Yanımdan hiç ayırmazdım. Radyo dinlemek, radyo frekanslarının yayılması ve radyo vericileri kadar gizemliydi. Radyo televizyon vericilerinini dakikalarca izlerdim. Hele bir uydu alıcıları yok mu? Bu ne kadar harika şeylerdi böyle... Radyo yayını yapmak en büyük hayalimdi. Şehre kaçak radyo yayını yapacaktım ve yetkililer bu gizemli radyo yayınının nereden geldiğini araştıracaklar ama avuçlarını yalayacak, bulamayacaklardı... Tabii ki daha sonraları blog yazmaya başlamıştım, Youtube yayıncılığında defalarca denemeler yapsam da bir türlü tutturamamış olsam da yine de büyük bir ümitle yaşamı kaydetmeye devam ediyorum. Taki yaşam bitene kadar... Şimdi Spotify var. Milyonlarca müzik elimin altında. Ama radyonun keyfini vermiyor...


Günlük ve Sevgililerim


Tuttuğum günlükler onlarca defter dolusuydu. Sonra evde konuşulan her şeyin ses kaydını yapardım. Ses kayıtları benim için çok önemliydi. Tarih ve saatleri yazarak kimin ne söylediğinin kaydını tutardım. Ses kaydı yapamasam kesin yazardım. Daha sonra fotoğraf video dahil 20 bine yakın çekim yaptım. Evin, ailenin, akrabaların, tatlı yeğenlerin her halini... Günlük sadece yazı yazmak değildi... Söyleyemediğim ne varsa beyaz sayfalar dinliyordu... Günlükler beni eleştirmiyordu, yargılamıyordu... Tabii ki bir gün sinirlenip bütün yazdıklarımı yaktım. Metal bir kutu içinde iyice kül olana kadar bekledim... Artık defterler dolusu yazılar ve sırlar yoktu. Fakat, blogumda devam ettim. Sonra denemeler ile devam ettim. Bu yaşam kargaşasında kimse yazıp okumayı sevmese de ben devam ettim. Kargaşa, sosyal medya bilgeliği, Youtube'daki kalabalık bilgeliğimizi ve okur-yazarlığımızı elimizden aldı. Şimdi bu halimiz neye benziyor biliyor musun? Eğlence ve kahkaha içinde insanın kendisini uçurumdan atmasına benziyor. Uçurumdan aşağıya düşerken bile sevimli kedi videolarına gülüyor olacağız. Taki betona çarpıncaya dek...

Sevgililerim
Bu konu aslında çok özel. Ama bu uzun yazıda yeri olmalı diye düşündüm. Eğer sonradan bu paragrafı silmediysem sana ulaşmış demektir. Fakat çok kısa keseceğim. Bu konuda susmayı tercih ediyorum... Şunu söylemek gerekirse toplumun saçma sapan kurallarını eleştirdiğimde 14 yaşındaydım. Saçmalıktı bazı şeyler bir o kadar da anlamsızdı. Cinsel ayrımlar en az ırkçılık kadar kötüydü. Günahları ilk öğrendiğimde anlam verememiştim. İnsanların işi gücü yoktu sadece birbirini hizaya getirmeye çalışıyordu. Uydurulan günahlar sadece yani başkasını günahkarlıkla itham etmek ve hatta lanetlemek "ben senden üstünüm, efendinim" demek gibi bir şeydi. Bu da en az parayı ve mevkiyi-makamı ellerinde tutanların gücü ve egosu kadar vardı... Çocuk aklımla düşündüğümde cinsel ayrımlara, insanların birbirlerini sevmesinin neden suç olduğuna ve hatta günah olduğuna anlam verememiştim. Tuhaftı... İnsanın içinden geldiği gibi davranmasında ne kabahat olabilirdi ki! Allah'ın yarattığının dışına çıkamıyorsak suç bizde değildi ki!


Elektronik Merakım ve Kablo Cenneti


İki alt sokakta Deli İbo verdı. İbo, kablo manyağıydı. Sürekli ampul, renk renk kablolarla uğraşırdı. Bir gün babasını dövmüş adamın gözlüğü kırılmış; üstü başı yırtılmıştı. İbo'nun tek marifeti bu değildi ki! Bahçeli evlerin pencerelerine kolayca ulaşılabildiğinden pencerelerin macunlarını yürütürdü. Bazen de öyle kudururdu ki kablolarını alıp önüne geleni tepeler geçerdi. Benim de lakabım deliydi. Akıllı sayılmazdım. Kavgacıydım, hareketlerim çok uçuktu. Çok fazla hareketli ve yaramaza bir çocuk olarak evde bana deli diyorlardı. Hâlâ arada sinirlenip aptalca hareketler yapınca deli yine delirdi derler. İşte ben de Deli İbo gibi kabloları severdim. Bahçeyi hoparlörler ile donatmış ve bahçenin her bölümü için anahtar ile hoparlör kontrolü yapıyordum. Led ışıklar müziğin şiddetine göre yanıp sönüyordu. Bazı elektronik elemanları tahmin yürüterek bulmuştum. Diyot ilk keşfettiğim elektronik elemandı. Adaptörden çıkan 12V akım yolunun üzerinde iki adet diyot görünce o anda anlamıştım, bunlar elektiriği doğru akıma çeviriyordu.

Çok ekeltriğe çarpıldım e yani her elektronik cihazı kurcalarsam olacağı bu değil mi? Bir gün evin her yerini bobin telleri ile sardım ve ucuna da 12V elektrik verdim, kablonun diğer ucuna da led bağladım tam bu sırada misafir gelmez mi? "Lan ne yapıyorsun, evi mi yakacaksın" diyen misafir anneme yönelerek "oğlun yangın çıkaracak" demişti. Galiba iyi bir azar işitmiştim ama uslanmadım gece lambasının güç kaynağına tornavida ile delik açınca ne olacağını merak etmiştim. Neyse fişi prize taktım yeşil ışık yandı ve ben tornavidayı güç kaynağına taktığım gibi elektriğin benii sallaması bir oldu. Anneeeeee anneeeeee diyerek bağırarak soluğu dış kapıda aldım. Annem "ne anırıyon lan eşek gibi" diyerek beni kapıdan dışarı atmıştı.


Kış Hatılararı ve Televizyon


Kış mevsimi bizim için o kadar eğlenceli geçerdi ki tarif edemem. O büyük bahçede adeta kış olimpiyatları düzenlerdik. Uzun bahçede betondan yeri özellikle buz tutturup kayardım. Sonra karı geniş bahçedenin sağ tarafına yığardık. Amacımız mağara yapmaktı. Mağarayı yapıp içinde kış pikniği yapardık. Kardan adam, kartopu savaşları... Kışın en sevmediğim tarafı tuvaletin evin dışındaki diğer binada olmasıydı. Evin içinde tuvalet yoktu. Şehrin en merkezi mahallesindeydik. Çarşı bize 5 dakika uzaklıktaydı. Ama babam tuvaleti diğer binaya yaptırmıştı. 2 tuvaletin 2'si de hatta banyo da diğer binadaydı. O bina da tuvalet ve banyo direk evle bağlantılı değildi. Neden böyle bir şey yaptığını bir türlü anlayamıyordum. Diğer ev zaten benim için bir gizemdi. Misafirlerin dışında kimse orada oturmazdı. Bazen anahtarını aşırıp, misafir odasında otururdum. Oradan sokağı izlerdim. Bundan acayip hoşlanırdım. Hele bir de oturduğumuz yerde yaz temizliği yapılınca girişteki eve 1 aylığına taşınırdık. Televizyon misafir odasına kurulurdu. Televizyonun oradan da yayınları çekmesi ve farklı bir odada çalışması bana çok tuhaf gelirdi.

Kedi Hatıraları

Kediler bizim ailenin vazgeçilmeziydi. Onlarca kedinin içinde büyüdük. Sarı adında bir kedimiz vardı. Piç kurusu manyak hatta psikopat bir kediydi. Kavga etmemizi hiç istemezdi. Kavgada en baskın ve güçlü kimse ona saldırır pençelerini geçirirdi. Bir gün ansızın ortadan kaybolmuştu... Cins kediler ölüceklerini anlayınca uzaklara gidermiş. Minnoş ise kraliçe kediydi. Köpekleri bile dize getirirdi. Sevimsizdi kendini sevdirmezdi. Murat ise son kedimizdi. Öylece komşuya emanet edip gitmiştik. Murat, günlerce miyavlayarak o uzun bahçede,iki katlı evin boş merdivenlerinde yemek yemeden günlerce dolaşmış. Sonunda ölmüş. O da bir candı... Biz Murat'a çok üzülmüştük. Niye yanımızda getirmemiştik ki!

İstanbul

İstanbul'u ilk gördüğümde hayal ettiğim gibi bir şehir olmadığını anlamıştım. Tepe üstünde evler, o tepelerin arkasında yine evler; 3. tepe, 4. tepe ve hepsinde evler... Bu nasıl bir yerleşim alanı nasıl bir şehirdi böyle... Çılgın bir kalabalığın arasında bulmuştum kendimi. daha sonraları yavaşça olsa da sükunete ermişti ruhum... Kalabalıkların uğultusundan sıyrılmayı başarmıştım... Ama çocukluğumun geçtiği Çiçekli Mahallesi ve Ece Camii'nin, Sivas Lisesi'nden şu an Kafeler Sokağı olarak adlandırılan yerler anılarımdan hiçbir zaman silinmedi. Tutkuyla bağlıyım. Bütün rüyalarımı Sivas'ta görürüm. Uzun uzadıya gördüğüm ve kontrol edebildiğim rüyalarımda Sivas'ın tadını doyasıya çıkarırım. Hem de çocukluğumdan kalma hali ile... Bazen daha eskilere 50 yıl belki de 70 yıl öncesine giderim. Kafama göre eski fotoğraflarda gördüğüm gibi şekillendiririm yolları. İstanbul ise çılgın şehir, artık çekil yolumdan...

Hiç sevmedim bu şehri,
Soğuk yüzlü beton yığınları,
Birbirinden habersiz insanlar;
Vefasız arkadaşlar-dostlar,
Hiç sevmedim bu şehri...

Hâlâ İstanbul yolundayım. Sivas'tan çıktığım aracın içinde sonsuz bir döngüde aynı anı yaşıyorum sanki. Ruhum, benliğim İstanbul'a hâlâ ulaşamadı... Komşuluğun, has mumabbetlerin, dostluğun çok nadir olduğu bu şehirde sanki kendimi ezelden beri arkadaşmışız gibi hissettiğim kişiler bile en kötü anımda beni ziyarete gelmeyince bu şehrin vefasızlığını bana bir kez daha göstermişti. Dostlar bir "başın sağolsun" ziyaretine bile gelemeyecek kadar meşgullerdi...

Çocukluk Hatıraları Yerle Bir Olunca
Şehirler de biz insanların hırsı yüzünden saflığını yitiriyor. İstanbul!da Mecidiyeköy'den Avcılara kadar araba yolculuğu yaptığımızda özellikle akşamları hayaleti andıran yüksek katlı beton evler insanı korkutuyor. Her yer beton, her yer bina... "Benim sadık yarim kara topraktır" diyen Veysel!in inadına para uğruna, hırs uğruna toprağı betonla örtüyoruz. Korkarım ki bir gün gömülecek toprak bile bulamayacağız.

Artık Sivas da bu betonlaşmadan nasinibi alıyordu. Çocukluğumdan kalma evimiz, komşuların evleri, o meyve ağaçları gibi samimi komşuluklar da 15 katlı beton evlere kocaman sitelere kendilerini bırakmışlardı. Sessizlik artık her şeyin hâkimiydi... Doğaya, hatıralara neden bu kadar düşmandık anlayamıyorum. Anlayamıyorum, para uğruna yapılanları... Soğuk beton yapıların içinde o kadar bencil o kadar egoist olduk ki artık birbirimizden habersiz sadece kendimiz için yaşıyoruz. Kime bir başkasını umursamıyor bile... Acılar paylaşılmıyor ki azalsın. Sevinçler paylaşılmıyor ki çoğalsın... Vaktimiz ise yoktur birbirimize gülümsemeye...


Hoşçakal Mavi Gözlü - Hoşçakal Çakır - Hoşçakal Baba


Çocukluğumdan kalan hatıralarda babam dev boylu pehlivan gibi adamdır. 3 metre vardı herhalde... Vurduğunu indiren mitolojik bir güce sahipti... Çocukken babamın gece elbiseli halini hiç sevmezdim. Ayakkabısı "baba ayakkabısıydı." Ayakkabımız eskiyince "baba ayakkabısı" isterdik. Rahmetlinin adını kimse bilmezdi ki! O sadece "Çakır"dı... Çünkü masmavi gözleri vardı... Çocukluğundan beri de lakabı adından önce gelirdi. Çakır'ın oğluyum dediğimde babamı tanırlardı... İyliğini görmeyen tanıdık yoktu ve öldüğünde ağlamayan... Bir insanın bu kadar çok sevildiğini daha önce hiç görmemiştim. Bulunduğumuz sokağı geçtim ana caddedeki esnafın çoğu ile arkadaş olmuş ve cenaze namazında caminin kocaman bahçesi dolmuş taşmıştı. "Adam gibi adamdı, bize çok iyiliği dokundu Çakır amcanın, yazık olduuuu, ne adamdı be!" gibi sözleri çok duyduk. Hayırla yâd edildi. İyilik severliği, uzlaşıcı yanı, sevecenliği ile yaşamın ortak hafızasına güzel izler bıraktı.

Babamın Kuralları
Çocukluğumun geçtiği o kocaman bahçeli evimizde çocukluk saltanatımızı sürerdik bir farkla babamın kuralları çok katıydı. Sinirli, kuralcı, düzenli biriydi ama bir o kadar da şen şakrak bir adamdı. Sert mizaçlı ama bir o kadar da yardım severdi... Bazen bir insan hem nasıl bu kadar sinirli olur ve bu kadar çok sevilir diye düşünürdüm... Çünkü herkesin derdini dinlerdi. Öldüğünde kendini tanıyan herkesi ağlatmıştı. Evrak çantasında fotoğraflarımız vardı. Hatta benim okul yıllarımdaki öğrenci belgelerimi bile atmamış saklamış...
Her şeyi not almış. Faturaları, neyin ne zaman yapıldığını ve yapacaklarını alacağı ilaçları... O kadar düzenli ve programlaydı ki! El yazılarını ve notlarını aldım. Hatıra onlar. Babasından yani görmediğim dedemden kalma 99'luk tesbihi namaz sonrasında çekerdi. Şimdi o tesbihi ben aldım. Babam gibi dindar olmasam da o tesbihdeki ruh ve nefes her bir tanesinde dile getirilen zikir insana huzur veriyor.

Dindar biriydi. Çok dindar ve ölümden korkmayan biriydi. Ben o kadar dindar degilim. Babamın dindarlığına ve tevekkülüne her zaman imrendim. Hatta son yıllarda yaşamı o kadar çok sorguluyorum ki! 10 yaşımda kendime sorduğum soruların çoğunun cevabını bulamadım. Bu yazıyı yazdığımda babam öleli henüz 13 gün olmuştu. Onu toprağa vermek çok zordu. ikindi namazı için abdest alıp, attığı 30 adımdan sonra camiye varamadan kaldırımda kalp krizi geçirdiğinde telaşla beni çağırdılar. Ambulans sirenlerinin arasında, yol boyunca yapılan kalp masajı onu hayata döndremedi. Mavi kod ile hastanenin acil servisinde 30 dakika sonra yaşama veda etti. Zaman 12 Şubat 2018 Saat ise, 16:45'ti. Hastane koridorunda doktor, yanında hemşireler, asistan doktor, güvenlik görevlileri haberi verdi... İlk başta hiç tepki veremedim. Hatta anlamadım bile... Telefonla herkese haber verip eve döndüm. Kahve yaptım... Ertesi gün sabah uyandığımda yaşadıklarımın rüya olmadığını anladım... Şişli FNG'nin önünden artık geçmeye bile cesaret edemiyorum. Ambulans siren sesleri beni sanki buharlaştırıyor... Namazlarını kıldığı caminin önünden geçemiyorum... Öyle taze ki anıları öyle canlı ki!.. Hâlâ uyanacağım bir rüyada olduğunu sanıyorum. Kontrol edebildiğim rüyalardan birinde olma ümidimi hâlâ yitirmedim.

Şu satırları yazmıştım üzüntümün en taze anında:

Sessizce...
Tek solukta...
Habersiz...
Son bir defa olsun görüp,
"Allah'a ısmarladık" bile diyemeden...
Nereye gittin böyle...
Sessizce,
Tek solukta,
Ansızın...
Sonsuzluğa susayıp da
Ebediyeti kana kana içmek için mi öldün?
Bir yerde bekliyor musun?
Yoksa bilinmeze doğru mu yelken açtın?
Göremedim ruhunu,
Tek gördüğüm o pak, ter temiz suretindi...
Ruhun ebediyete mi uçtu?
Ya da bir bilinmezden
Başka bir bilinmeze mi?
Biliyorum ben göremesemden de
Ruhun huzura erdi.
Aklımda son gülümseyişin,
Sadece bir tebessüm
Kaldı hatıralarımda...
Sessizce...
Tek solukta...
Habersiz...
Son bir defa olsun görüp,
"Allah'a ısmarladık" bile diyemeden...
Nereye gittin böyle...
Gözlüğün,
Tesbihin,
Cüzdanın,
Tarağın,
Ezan okuyan saatin,
Kol saatin,
Çakın masanın üstünde...
Zamanı gelip de
Senin gittiğin yere
-Yani cennette- gidinceye kadar biz henüz buradayız...
Huzur içinde yat!
Huzur içinde...
Huzur içinde...
Huzur içinde...
Huzur içinde...

13 Şubat 2018

Acaba ruhu sonsuzluğa erişti mi? Acaba şu anda bir yerlerde mi? Hiç anlamadım. Hâlâ sessizizm. Hep derdi "Cenab-ı Allah'a bir can borcumuz var, Rabbim sürdürmesin" Tek nefeste, sessizce, bir anda aramızdan ayrıldı...

İlk saatimi aldığında ilk okuldaydım. Ramazanda oruç tutunca bana saat almıştı. Bir güngde kumbaramızı patlatmış tüm hasılatı cebe indirmiş. Daha 9 yaşında falanım kardeşim de 7 yaşında... Düşündük intikamımızı nasıl alacağız diye? Her gece cebinden para yürütüyorduk. Paraları keyifle harcarken bir gün çok pahalı bir harcama yaptık. Babam bizi kenara çekti ve "bunun parasını nereden aldınız?" diye bize sordu. Biz "şey, ıııı, ooo, kem-küm" derken anladı. Vay "eşoğlu eşekler sizi" dedi. O günden sonra yatarken pantolonunu yatağının başucuna bıraktı.

Masmavi gözleri vardı. Gökyüzü kadar maviydi. Bazen neden babam gibi mavi gözlü olmadım derim. Baba tarafı çoğunlukla mavi gözlü sarışın olurken anne tarafı kahverengi gözlü buğday tenlidir. Babamın adını kimse bilmezdi. Adı Çakır'dı... Herkes Çakır derdi. Sinirli, ama yardım severdi. Herkese yetmeye çalışırdı. Dedi-kodu, fitne-fesat bilmezdi... Çakır böyle bilinirdi. Öldüğünü duyan tanıdıklar hep ağlamış... Herkesi ağlatmış... Sinirli ve kuralcı acayip düzenli biriydi. Bir o kadar da yufka yürekli babacan biriydi. Ben de düzen ve kuralcılığımı babamdan almışım... Hatta o sert mizacın arkasında tatlı bir yüzü vardı. Acayip eğlenceliydi. Bizi bazen öyle gldürürdü ki! Ölmeden 2 saat önce öğlen yemeğinde yine bizi sofrada güldürmüştü. Kendi de çok gülmüştü...

Hayvan belgeselleri, aksiyon filmlerini severdi. Bir filmde aksiyon yoksa o filmi hemen değiştirir ve filmi yapanlara küfrederdi. Alt yazılı izlediği tek film Hause'du. Aksi doktoru çok sever gülerek izlerdi. Hep haber izler, siyasi yorumları hiç bitmezdi. İşte birgün vade doldu ve aramızdan gitti.

Hâlâ emin değilim sonsuzluğa mı gidiyoruz? Yoksa bilinmez bir yerden gelip bilinmeze mi? Şimdi emin değilim... 10 yaşıma geri döndüm... Ama geçen gün rüyamda gördüm. "Bırakın artık beni, düşünmeyin, rahat bırakın" dedi. Ve şair olup şu şiirle sonsuza dek veda ettim Çakır'a... Bütün hatıralarına saygı duyarak...

Şimdi diyorum
Güle güle git,
Tamamlayıp yolculuğunu
Bitirip dünyadaki görevini
Gittiğin yerde huzur içinde ol!
Biz kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Saat geldiğinde
Bizim de bitecek görevimiz...
Hadi rahmet etsin sana yüce Tanrı
Ve bizler de iyi insanlar olalım ki
Senin gibi iyi ölelim...
Gittiğin yerde mutlu ol
Huzur bul
Rahmet etsin sana yüce Tanrım,
Bize de güzel günler versin...
Hoşçakal!
Hep kalbimizde olacaksınız
Mavi gözlü,
Namı diğer Çakır...

23 Şubat 2018

Hoşçakal mavi gözlü, hoşçakal Çakır... Ruhun şad olsun... Gün gelecek biz de silinip gideceğiz uzay-zaman boyutundan. Ama biliyorum başka bir gerçeklikte yine görüşeceğiz... Sen yaşama güzellikleri bıraktın. İnsanlığın ortak hafızasına, sevgiyi, ahde vefayı, doğru sözlü olmayı, güçsüzleri kollamayı, elindekileri paylaşmayı bıraktın...

Son bir anı
Eşyalarını küçük bir kutuya yerleştirip bir köşeye koydum. Çocukken babamın büfesi aklıma geldi. Anahtarını alıp büfeyi açardım içinde evraklar, elektronik eşyaların garanti belgeleri, kullanma kılavuzları; babamın iş yeri kimlikleri bulunurdu. Büfenin alt gözünde ise 99'luk bir tesbih vardı. O tesbihe bir başka önem verirdi. Çünkü o tesbih babasının yani dedemin tesbihiymiş. O tesbih şimdi babamdan kalan bir anı, ona da babasından kalmış. Namaza giderken tesbihini cebine koyup evden çıkmış... Büfede ufak bir kavanoz içinde, eski paralar; rozetler vs. vardı. Her büfeyi talan edişimde o kavanozu odanın ortasına saçar ve içindekileri teker teker incelerdim. Belki bin defa bu işi yaptım. 
Bana en çok koyan da ezelden beri arkadaş olduğumu sandığım kişilerin bırak baş sağlığına bir defa bile telefonla aramamaları olmuştu.

21. yy. insanlığın sonu

Yaşam işte böyle. Birkaç ay önce küçük ev aletleri satan bir mağazaya girince aklım uçmuştu. Kırtasiyeden, dekorasyona; yapı malzemelerinden, süs eşyalarına; elektronikten, kozmetikten tut da temizlik ürünlerine kadar o kadar çok obje, o kadar çok nesne, o kadar çok şey vardı ki! Aman Allah'ım dedim. Bu kadar çok şeye mi ihtiyacımız var... İnsanlar gün geçtikçe mutluluğu objelerde ve para ararken yaşam bir değirmen gibi...

Sosyal medya, obje tutkunluğu; duyarsızlık, bencillik; para canlısı olmak... Aslında çok yalnızız. Yaşam artık kargaşa haline geldi. Mecidiyeköy'den Avcılar'a doğru araçla, otobüsle giderseniz her yeri bir örümcek ağı gibi sarmış betonların arasında karınca misali didinen, birbirini sevmeyen insanları göreceksiniz. Sosyal medya, Iphone, alışveriş merkezleri, lüks; başkasına acımamak, tek kendimizi düşünmek... İşte 21. yy insanı...

Ama ben çocukluk hatıralarımı bırakmıyorum. Sen de çocukluk hatıralarını bırakma. Yaşama bir çocuk gibi bak... Yaşamın morfogenetik alanlarına ve kolektif bilinçaltı alanlara insana yakışır enerjiler bırak... Be hâlâ çocuğum... Hatıralarımda ki çocukluk anılarını ve çocukluğumun geçtiği evi ve sokağı unutamadım hâlâ orada yaşıyorum... Ve yaşama dair notlar alıyoruz. Hayatı kaydediyorum ta ki gitme vakti gelinceyedek...
4. ayın içine girmeye çok az kaldı... Hatıralar çok canlı...
  1. Çok duygulanarak okudum.Girişteki betimlemen o kadar iyi olmuş ki kendimi orada sandım.Sivan doğumluyum ama bebekken Ankara'ya taşındığımız için hiç bir anım yok Sivas'a dair.Doğduğum toprakların sıcaklığını hissettim.
    Baba mevzusuna gelince,benim de babam vefat ettiğinde Eskişehir'de üniversite okuyordum.İlk zamanlar değil de sonraki zamanlarda daha da özlüyor insan.Sadece seni aradım ara ara.Başka da bir yardımımız olamadı :( Bu deneyiminde kolaylıklar diliyorum Mustafacığım...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Yurdagül,
      Eski tema uzun yazılarda hata verince tekrar yayına aldım bu yazıyı. Kayıtlara geçsin istedim... Sivas sakin bir şehir. Hiç yaşlanmayan bir yüzü var... Sen Ankaralı sayılırsın o zaman :)

      Teşekkür ederim

      Sil

G mail hesabın ile yorum yazabilirsin. Ya da "Anonim" seçeneği ile hayalet olarak... İstediğini seç! 😎

Whatsapp Buton Sadece Mobilde Çalışır

Kelimeni yaz ve ENTER tuşunu kullanarak ara