Son Gönderiler

Bored   
Modern teknoloji ile birlikte gittikçe kendini sorunlu olarak gören insanlar... Evet, sosyal medya, oyunlar, sosyal gerçeklik ve saatlerce oturup izlediğimiz bazen anlamsız olan videolar... Şöyle bir düşündüğümüzde gittikçe yalnızlaştığımızı ve kişisel sorunlarımızın arttığını görüyoruz. Daha bencil, daha hırçın ve daha içe kapanık bir hale doğru ilerliyoruz.

Sosyal medya ve teknoloji bizi toplum olmaktan çıkarıp yapayalnız bireyler haline getiriyor. Tam bu noktada okumanızı istediğim bir kitap var. Kitabın adı: Gizli Bahçe. Eğer sıkıldıysanız ve kafanız patlıyor ise bu kitap tam size göre. Yazar Fransis Burnit kitabı yazalı 100 yıldan fazla bir süre olmuş. Fakat kitap bizim şu anki halimizin sanki bir kopyası. Demek ki asırlar değişse de insan hep aynı kalıyor.

Aslında modern çağımızda çoğumuz yalnızlık içindeyiz. Canımız her geçen gün daha fazla sıkılıyor ve en önemlisi de her geçen gün stresimiz artıyor. İşte bu kitap tam size göre. 

Bizi modern teknolojinin ve yalnızlığından ve bu sanal hapishaneden çıkarmanın çözümü ve kitap ile ilişkisini de videoya bırakıyorum. Daha fazlası için videoyu izlemeyi unutma.

Mustafa Sönmez ©

Summer   
Belki de bir oyundu... Ay gökyüzünü aydınlatırken ona bakıp dünya denilen gezegende sıkışıp kaldığımızı anladım. 100 milyar galaksi arasında yok hükmündeki; bu büyüklükte toz taneciği kadar bile bir yer kaplaman yarım küremizde yaz artık bitiyordu... Ağustos günleri İstanbul'da oldukça nemli geçer, saat 19.00 sonrası az da olsa kendime gelirim. Ağustos ayının son yarısı benim burcuma varmıştır artık.

Mevsimler, kovalamaca oynayan çocuklar gibi koşturup durur... Durup dinlenen yaz mevsimi üç ay sonrasında tekrar koşacak. Ama biz insanlar durup dinlemeden koşup duruyoruz... Sıkıştığımız uzay-zaman boyutunun ötesine geçmeyip hep böyle et ve kemik olarak kalamayız ki! Belki bir gün sevgi oluruz, aşk oluruz, enerji oluruz, evrenin bir parçası olduğumuzu anlarız.



Yaz biterken uzayan geceler, kısılan gündüzü kovalamaya başlar. Uzun yürüyüşler sırasında Şişli Camii'nin önünden geçerken okunan ezandan anlardım saatin 22:45 olduğunu. Biraz da sevinirdim her gün aynı vakti tutturarak oradan geçtiğim için, benim için bir oyundur bu yaz günlerinde. Dakik biri ve düzen manyağı olduğum için olsa gerek...

Bazen kulaklarımda ruhumla dinlediğim müzikler ile dünyanın dışına çıkmayı başarabiliyorum. Şöyle uzaydan seyrediyorum dünyayı. Uzaklaşıyorum sonra, çok uzaklara 8 ışık yılı kadar uzağa gittiğimde Sirius yıldız sisteminden baktığımda sonsuz karanlığın içinde ufacık sıradan bir yıldıza dönüşüyor güneş, dünya ve bizim kargaşamız, o anlamsız kavgalarımız uzayın karanlık vakum alanının sessizliğinde yok olup gidiyor. Bazen de zihnimden 3D'cilik oynuyorum. Seçtiğim bir nesneyi zihnimden uzayda bir yere taşıyıp 3D modelini çıkarıp kafamın içinde çevirip duruyorum sanki bir 3D çizim programındayım gibi... 

Belki de diyorum bun tuhaf halle neden olan  sıcak ve nemli yaz günleridir. Nem vücuduma yapışıp sıcağında bir nevi anestezi görevi görüp beni uyuşturduğu yaz günleri de bitiyor. Sonra uzun zaman önce yazdığım şu mısraları hatırlıyorum:
Şiir   
Tekrar görüşmek üzere hoşça kal!
Mustafa Sönmez ©




UFO’lar ve uzaylılar özellikle son 60 yıldır sıkça konuşulur olmakla kalmadı pek çok insan UFO’ları gördü hatta fotoğrafları çekildi videoları kayda alındı. Tabii ki uzaylılar tarafından alıkonulma olayları ve öyküleri de anlatılır oldu. Konu hakkında binlerce kitap, on binlerce makale yayınladı. UFO ve uzaylılar ile ilgilenen amatörlerce binlerce belki on binlerce blog kuruldu… Özellikle bloglarda uzaylılar tarafından gönderildiği söylenilen bildirilere de rastlamak mümkün. Uzaylılardan mektup alan bu tür blogların sayısı epeyce fazla.

Uzaylılar ve UFO’la filmlere de konu oldu romanlara da… X Files dizisini bilmeyenimiz hemen hemen yoktur değil mi? Konu ile ilgili en iyi dizidir X Files… Şimdi dizileri, fotoğrafları, videoları bir tarafa bırakıp UFO ve uzaylıların varlığı hakkındaki fizik ötesi tartışmalara gelelim. Bunlardan en çok tartışılanı acaba UFO’ları ve uzaylıların imgelerini oluşturan insanların kolektif inançları mı? Ya da paralel gerçekliklerin hologramından sızan görüntüler mi? Şimdi bu soruların cevabına çok kısaca bakalım.


Hologram   
Kolektif İnançlar
İnançlardan doğan hologramlar
Psikolojik ve fiziksel dünya arasında bölünmez bir bütün vardır. Kolektif inançlar, kolektif psişe, suptil hayaller; zihnimizin derinliklerindeki imgeler ve inançlar fiziksel dünyada biçim kazanabilir. Özellikle toplumun sıkı sıkıya inandığı içsel imgeler ve inançlar zamanla fiziksel evrenimizde gerçeklik kazanarak fiziki ve görünür bir hal alabilirler.

UFO’lar da kolektif insan bilincinin ve inançlarının bir ürünü olabilir. Eski zamanlarda anlatılan şarlatan cüceler, devler, periler ve cinlerin düğünleri gibi görüntüler zamanımızda artık görünmemektedir. İnsanların kolektif bilinçaltından çıkan bu inançların yerini modern zamanlarda UFO’lar ve uzaylılar almıştır.


UFo'lar ve Paralel Evren   
Kolektif inançlardan doğan hologramlar tarih boyunca özellikle dini inançlar üzerinde gelişerek dini simgeler ve kişileri içeren görüntüler halinde bazen gökyüzünde, bazen ibadethanelerde yüzlerce bazen de binlerce kişiye görünmüştür. Kolektif inançlar çok güçlüdür ve çok güçlü hologramlar oluşturabilirler.

İster dini inançlar olsun ister UFO ve uzaylı inançları olsun; isterse şamanların ve ölüme yakın deneyimler yaşayanların olsun gördükleri imgeler hep aynıdır. UFO’lar ve uzaylı vizyonları ortak bir imge ve psişik yansımalar olarak kabul edilebilir.

Holografik Evren   
Diğer bir açıklama ise şu şekildedir: UFO’lar paralel evrenler arası birleşik boyutlardan gelen hologramlar da olabilirler. UFO’lar uzay-zaman ötesi başka boyutlardan bizimle iletişim kurmaya çalışan akıllı varlıkların hologram yansımaları da olabilir. Bizim gerçekliğimize henüz giremedikleri için sadece hologram olarak görünme ihtimalleri de vardır. UFO’ların hızla giderken aniden 90 derecelik manevra yapabilmeleri, bir anda kaybolmaları evrenimizin fizik kurallarına aykırıdır. UFO’lar farklı fizik kurallarının işlediği evrenlerden bizim gerçekliğimize ulaşan yansımalar olabilir. Belki de bir gün gerçeklik duvarını aşıp evrenimizi istila edecekler, kim bilir!


Uzaylı ve UFO   
Daha sonra detaylıca değineceğim bir kitap olan Michael Talbot, Holografik Evren adlı kitabından bir aşağıda bir alıntı yaparak bu yayını bitireceğim. Kitap, bu konular ile ilgili bir başyapıt niteliğinde. Belki de ilk okunması gereken kitap da denilebilir.

UFO’lar her durumda kolektif bilinçdışının ürünü olabilirler.

[info title="Kısa Bir Alıntı" icon="info-circle"] Kolektif inançlarımız ve duygularımız psişik bir yansıma oluşturmaya yeterli olabilecek yükseklikteki bir titreşime ulaştığında, belki de gerçekte, bu dünya ile diğerleri arasında bir kapı açmış oluyoruz. Belki bu zekâlar, ancak bizim güçlü inançlarımız onlara bir tür uygun psişik ortam açtığı zaman görünebiliyor ve bizimle iletişime geçebiliyorlar (a.g.e 399) UFO’lar her durumda kolektif bilinçdışının ürünü olabilirler.[/info]

Mustfa Sönmez ©
Tamamen okuma notlarıma ve araştırmalarıma dayanan orijinal bir yazı. Alıntı yapılamaz...



Sosyal deneyler… Aslında bugün deney yapılacak bir hava yok. Bulutlu ve rüzgârlı bir gün… Fakat harika bir sosyal deney neden beklesin ki! Değil mi? Deneyler illa laboratuvarda deney tüplerinde yapılacak diye bir şey yok ki! Sosyal deneyler genellikle kalabalık ortamlarda konunun uzmanlarınca ve bazı prensiplere göre ustaca yapılır. Yani öyle kafadan işlerle olmaz.

Benim sosyal deneyim: İnsanların kameralara nasıl bir tepki verdiği ile ilgili olacak. Yerde, tekerlekli bir platform üzerinde ortalıkta gezinen bir kamera ile insanların tepkisini ölçeceğim. Daha sonra aynını otobüste ve metroda yapacağım. Böylece ben de bir sosyal deneyci olacağım. Tabii ki dayak yemezsem iyi…

Şimdi gelelim sosyal deney denilen bu tuhaf işlerin kısa bir eleştirisine. Ellerine kamerayı alan zat-ı muhteremler büyük bir bilgelik havasındadırlar. Güya insanların hangi olaya ne tepki vereceklerini gözlemlemek isterler. Ya da iki kişiyi tartıştırıp izlerler. İnsanların sinirlerini yıpratıp, sabırlarını taşırıp onları kışkırtmaktan başka bir şey de yapmazlar.
Deney   

Bazen din uzmanı olurlar. Harika bir ilahiyatçı tavrı ile insanların inançları üzerine oynarlar. Tuhaf tuhaf sorular… Kimisi ateistleri imana getirmeye çalışır, aslında bütün tartışma tamamen kurgudur, sonunda muhatap imana gelir. Oysa insanların inancı kimseyi ilgilendirmez ve tartışma konusu olmamalı. Sergiledikleri piyes de oyunculuklar da berbattır. İnsanların sinirini bozup, hassas duyguları ile oynamak ve maniple etmeye çalışmak olsa olsa kışkırtma ve taciz olur. Akademik bir seviyede ciddi ciddi yapılan sosyal deneyler ise konu dışı. “Hem yazdım, hem oynadım” türünden toplumu rahatsız eden sosyal deney videolarının artık bir sonu gelmeli…

Evet, tekrar bir videonun sonuna geldim. Daha az izlemeye ve daha çok okumaya ihtiyacımız var… Tabii ki unutmamamız gerek diğer şey ise, kesinlikle insanları inançları ve düşünceleri ve yaşam tarzları yüzünden eleştirmemek olmalı. 

Tekrar görüşmek dileği ile hoşça kal!


Sosyal Deney   




Şaka... Kimisi eşek şakası, kimisi sinir bozucu, kimisi amaçsız, bazılarına şaka bile denilemez... Fakat Youtube'un en harika ve en mükemmel şakası bu sınıflandırmalardan hiç birine girmiyor. Tamamen üstün zekâ ürünü ve kurgusu ile bizleri gerçekten de "vay be" dedirttiriyor. Zaten şaka dediğin de böyle olmalı değil mi? Ne eşek şakası ne de başarısız bir şaka girişimi olmalı.


Şaka İnsan
Şimdi gelelim Youtube'daki en harika şakaya. Şakamınızın konusu yolda yürüyen insnaların sinirini germek ve bir nevi onları taciz etmek. Ya da otobüste yolcu ve sürücü dahil herkesin huzurunu kaçırmak sonra da bunları utanmadan Youtube yüklemek... İşte ne harika bir şaka değil mi? Harika kurgu... Şaka sonunda "bu bir şaka idi, işte bu da bizim siktiri boktan kameramız" denildiğinde şakaya muhatap olan kişi(ler) gülümsemek yerine bol "bipli" sövgüler savurabilir, hatta dayak bile atabilir. Yani haksız da sayılmaz.

Şaka Videoları   

Daha bitmedi. Yemek yerken, yolda yürürken, asansörde, tuvalette, metroda, vapurda, uyurken, okulda sınıfta, alışveriş yaparken şaka adı altında tacize uğrayabilirsiniz. Bunun adı da Youtube'un en harika şakası olabilir. Kalitenin düştüğü bir yerde akıl seviyesi çok düşük şakacıkları elimizin tersi ile itelemenin zamanı gelmedi mi?
Oh Shit
Şaka kime mi yapılır? Aslında yapılanın adı şaka ise bunda bir sorun yok. Kimseyi sinirlendirmeden, insnaları tacize varan hareketlerler ile rahatsız etmeden, yapılan şakaların örnekleri yabancı videolarda bol bol var. Şaka sonunda "bu bir şakaydı, iste kameramız" diyecek yüzü bulmalı şaka yapan(lar) Tabii ki şakazede de gülümseyerek kameraya el sallayabilmeli. Şöyle bir "Ya sabır" diyip söverek, hakaretler yağdırarak gitmemeli.
Kötü Şaka   
Neyse, bugünlük benden bu kadar. Bir dahaki videoda Youtube'daki "en harika" serisine devam edeceğim. Bakalım Youtube'da bizi başka hangi harikalar (!) bekliyor. Hoşçakal!

Mustafa Sönmez ©

[info title="Not:" icon="info-circle"]Saç dağınık ve gömlek yakası da birbirinden kilometrelerce uzakta... Bir dahaki videoda, çekimden önce, söz aynaya bakacağım...[/info]

Faith
İnanç   

Epeyce uzun bir zaman oldu blog için eski tarzda yani eski üslubumla bir şeyler yazmaya... Bugün o gündü kalabalık bir İstanbul trafiğinde ya kitap okumak ya da bir şeyler dinlerken yazmak gibisi yoktur. Aslında bu başlığı atıp yazıyı taslaklarda bekleyeli tam 2 yıl olmuş. 2 yıldır bekleyen yazımı yıllanmış şarap gibi Blogger mahzeninden çıkardım.

Son haftalarda blogumda 3. yenilik kuşağını başlattım. Bu yeni dönemde film ve video blog içeriği olacak. Teknoloji ve Blogger içeriğini artık arşivde, geçmiş zamanlarda kalacak. Kişisel içerik ise tek bir menü ve 2 başlık olacak.

"Oğlum ne diyorsun, konu başlığı ile ne alakası  var bunların" dediğini duydum şimdi. Blogumda, özellikle  2 yıldır, yazdıklarım her zaman birleştirici ve eleştirel tarzda oldu. Eleştirilerim ayırıcı ve yıkıcı değildi. Yaşamı, kendimizi, evrenle olan bağımızı, inançlarımızı eleştirdim . Bazen de kendi bakış açımdı yazdıklarım.

Blogumda her zaman dogmatik fikirlerden kaçındım. Bana göre kesin doğru diye bir şey yok. Doğrularımız ön kabullere dönüşüp bizi sabit fikirli birer insan haline getiriyor. Sorgulamadan körü körüne inandıklarımız,  aklımızın ve dahi ruhsal bedenimizin dizginlerini eline alınca artık nur topu gibi yanlışlanamaz doğrularımız var demektir.

Blogumda asla bu yanlışa düşmedim. Ayrıca insanlar arasındaki din, dil, ırk ayrımı ve cinsel ayrım da  işte bu tartışılmaz düşüncelerin bir ürünüdür. Şunu yazarsam acaba ne derler? Beni yanlış anlarlar mı? Diye düşünmedim çünkü, insanları etiketleyip düşüncesine göre değerlendiren biri zaten iflah olmaz bir cehalet içindedir.

Video içeriği yani video blogu oluştururken de sorgulayıcı ve bazen de alaycı bir tavır ile eleştirilerim olacak. "Enseye tokat, göte parmak" tarzı videolar hazırlamayacağım. Seviyenin iyice düştüğü video dünyasına biraz ciddilik lazım.
Bitirirken... Ön kabulleri yıkıp, tartışılmaz düşüncelerimizi bir kenara itip düşünce evrimimize ivme katacak ve sapan taşı etkisi yapacak yeniliklere ihtiyacımız var.

Mustafa Sönmez ©

[info title="Önemli not:" icon="info-circle"]Yazılarım bazen argo kelimeler ve deyimler içerir. Bir blog yazarı olarak kibarlık budalası değilim. Yaşam içinde çokça duyduğumuz bu deyimleri burada okumak neden kaba olsun ki! Ahlaki ahkam kesecek halim yok. Ve öyle bir misyonum da yok...[/info]
Video Blog İçin Tıkla  Film Arşivi İçin Sağ Menüye Bak 

 I Killed My Mother
Film tavsiyelerime "Annemi Öldürdüm" filmi ile devam ediyorum. Film, psikolojik bir film diyebilirim. Anne-oğul ilişkisi işleniyor filmde. Film yarı biyografik bir film. Xavier Dolan kendi yaşamından kesitleri filmde yansıtıyor. Yarı-biyografi, dram ve gay (eşcinsel) temalı bir film diyebiliriz. Fakat ben filmi daha çok psikolojik bir film olarak değerlendirdim. Birbirini anlamayan anne-oğul arasındaki iletişim problemleri; bitmek bilmeyen bir didişme; bir birlerine  üstün gelme çabası;  ve oğlun annesinden ve ailesinden sakladığı ilişkisi işlerin daha da karmaşık bir hal almasını sağlıyor.

Yaşamda gerçekten de, en büyük sorunumuz, birbirimizi anlamamak değil mi? İnsafsız yargılarımız, bildiklerimizi tek doğru sanmamız ve iflah olmaz dogmalarımız bizi akıl ve içsellik olarak geriye doğru evrimleştiriyor...

Annemi Öldürdüm
Xavier Dolan   
Filmin Konusu:
17 yaşındaki Hubert genç bir gay'dir. Annesi ile yaşamaktadır. Fakat aynı zamanda lise arkadaşı Antonin ile 3 aylık bir ilişkisi de vardır. Annesi, anlayışsız ve her şeyi oğlunun yüzüne vuran sevgisiz bir tiptir. Aralarındaki bu didişme o kadar büyür ki bir gün öğretmeni ödev konusu olarak "ebeveynlerinden birinin işi" konusunu sınıfa verir. Hubert, öğretmenine "annem öldü" der ve bunun yerine teyzesinin işi hakkında bir şeyler yazar. Annesi bunu öğrenince daha da kudurur. Bu arada, Antonin'in annesinden oğlunun gay olduğunu ve ilişkisini öğrenen (Hubert'in annesi) daha da hırçınlaşır ve eski kocası ile anlaşarak çocuklarını şehir dışındaki bir yatılı okula göndermeye karar verirler.

Film cinsel ögeler ve küfür içerir...

Filme verdiğim puan: 6.5/10
Filmin orijinal adı: J'ai tué ma mère
Yönetmen Xavier Dolan
Yapım yılı: 2009



Mustafa Sönmez ©
Orijinal yayın alıntı yapılamaz...

Mu Kıtası ve Atatürk
Atatürk ve Kayıp Kıta Mu   
Bu yayında okuduğum kitaplardan biri olan Atatürk ve Kayıp Kıta Mu kitabı hakkında yorumlarımı yazacağım. Kitabın konusuna geçmeden önce söylemek istediklerim şunlar: Atatürk'ün okumayı ve araştırmayı seven biri olduğunu bir kez daha görüyoruz. Atatürk'ün, özellikle Türk dilinin kökeni ve Türklerin kökeni hakkında yaptığı çalışmaların eşi ve benzeri yoktur. Bunu basite indirgeyenler olacaktır. Hatta sevmeyen ve çekemeyenler, eleştirenler de olacaktır fakat bunlar içi boş eleştirilerdir. Sözü fazla uzatmadan kitap hakkındaki paragrafları yazmak istiyorum.

Atatürk, kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarına 1930'lu yıllarda başlamıştır. Orta Asya'ya Türklerin nereden geldiğini merak eden Atatürk bu konuda epeyce araştırma yaptıktan sonra Tahsin Bey'i Meksika Büyükelçisi olarak atar ve Tahsin Bey orada çalışmalarını daha kolay bir şekilde yürütür.


Mu Medeniyeti
Mu Kıtası   
Güney Amarika'da, Maya dili ve kültürü üzerinde araştırmalar yapan Tahsin Bey çok önemli bilgilere ulaştı. Tahsin Bey daha Mayatepek soy adını aldı. Türk dili, kültürü ve tasavvufu ile Maya dili, Maya kültürü ve Maya Dini arasındaki benzerlikler araştırıldı ve Atatürk'e TDK aracılığı ile raporlar gönderildi.

Daha sonra Mayatepek, Chuchward'ın Kayıp Kıta Mu kitabını ve diğer çalışmalarını Atatürk'e gönderdi. Kitaplar derhal çevrilmeye başlandı. Atatürk bu kitapları dikkatle okudu. Türklerin ve Türk dilinin kaynağının Mu kıtası olabileceği gerçeği ile karşılaştı. Özellikle ezoterik bilgiler ve semboller Mu kıtasını işaret ediyordu. Uygurlar, Sümerler, Akadlar gibi uygarlıkların da Mu kökenli olduklarına dair önemli bilgiler Atatürk'ün ilgisini çekmiştir.


Ezoterizm
Mu Kıtası ve Semboller  
Chuchward, Mu kıtası ve büyük tufan sonrası olanları Hindistan'da geçirdiği yıllar boyunca Naakal rahiplerince saklanan gizli tabletler yolu ile ortaya çıkarmıştır. Özellikle ezoterizm konusunda çok önemli bilgilerdir bunlar.

Kitaptaki bazı konu başlıkları
Türk dilinin kaynağı (Mu dili ve Türk dili)
Türklerin kökeni nereden geliyor? (Mu ilişkisi)
Türk kültür ve tasavvufundaki Mu ve Maya kültürü benzeriliği
Semboller ve dilimize yakın Maya dili kelimeleri ve raporlardan örnekler
Chuchward ve Darwinizm tartışmaları

Kitap hakkında:
Sinan Meydan  İNKILAP KİTABEVİ
240 sayfa
Kitabı incelemek için tıkla

 [info title="2. Kitap" icon="info-circle"] Kitabın 2.si Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, Köken'i de okuyacağım. Okuduğumda yeni bir sayfada kitapla ilgili düşüncelerimi bellirteceğim. Köken kitabını incelemek için buraya tıkla [/info]

Mustafa Sönmez©
Orijinal içerik. Kopyalanamaz...

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Powered by Blogger.